BİTKİ HÜCRESİ
Yeryüzünün yaşanabilir bir yer olmasında en büyük pay
şüphesiz bitkilerindir. Bitkiler soluduğumuz havayı
biz insanlar için temizler, yaşadığımız gezegenin ısısını
dengelerler. Soluduğumuz havadaki oksijen bitkiler tarafından
üretilir. Eğer bu üretim olmasaydı, insan ve hayvanların
yaşamı pek fazla süremezdi; atmosferdeki oksijen kısa
zamanda tükenir, canlılar topluca boğularak ölürlerdi.
Besinlerimizin önemli bir bölümü de türlü tatlar taşıyan
bitkilerden oluşur. Bitkiler bu besinleri hazırlarken
sadece üç temel malzeme kullanırlar: Toprak, güneş ışığı
ve su. Buna karşın, hepsinin de kendine özgü ve binlerce
yıldır hiç değişmeyen şekil, renk, koku ve tadları vardır.
Bitkilerin, "insana besin sağlama" özelliği, diğer
tüm işlevleri gibi, hücrelerindeki özel yaratılışın
bir sonucudur. İnsan ve hayvan hücrelerinden daha farklı
bir yapıya sahip olan bitki hücreleri, hem tüm canlılar
için bir besin kaynağı oluşturacak, hem de atmosferi
temizleyecek biçimde yaratılmışlardır.
Durgun gözüken bitkilerin içinde gerçekte oldukça hareketli
bir yaşam vardır. Topraktan her saniye su ve ihtiyaçları
olan madensel elementleri çekerler. Bunların yanına
havadan aldıkları karbondioksiti ve en önemlisi güneş
enerjisini ekleyerek insanlar için temiz hava ve besin
üretirler. Her gün ağaçlarda gördüğümüz, üstüne basıp
geçtiğimiz yapraklardaki milyarlarca küçük hücre bu
üretimi hummalı bir biçimde sürdürürler.
Bitki hücresini insan ve hayvanlarınkinden ayıran en
önemli özellik, güneş enerjisini kullanabilmesidir.
Bunu fotosentez denen işlemle başarır ve güneşten gelen
enerjiyi insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla
alınacak enerjiye çevirir.
GÜNEŞ'TEN BESİNLERE GİDEN ENERJİ
Yeryüzündeki yaşamın ana enerji kaynağı Güneş'tir. Ancak
insanlar ve hayvanlar, güneş enerjisini doğrudan kullanamazlar.
Güneş'in enerjisi, bitkiler aracılığıyla insanlara ve
hayvanlara ulaşır. Hücrelerimiz tarafından kullanılan
enerji hammaddelerinin tümü, gerçekte bitkiler aracılığı
ile bize taşınan güneş enerjisidir. Çayımızı yudumlarken
güneş enerjisi yudumlarız, ekmeği yerken dişlerimiz
arasında bir miktar güneş enerjisi vardır. Kaslarımızdaki
kuvvet de gerçekte güneş enerjisinin farklı bir formundan
başka bir şey değildir. Bu yazıyı okurken harcadığınız
enerji de, yine Güneş'ten gelmiştir.
Bitkilerin ve hayvanların enerji kaynağı da aynıdır.
Yanan odunun yaydığı enerji, dönüşmüş güneş enerjisidir.
Dönüşümün adı ise, az önce belirttiğimiz gibi, "fotosentez"dir.
Bitki hücresi güneş ışığından aldığı enerjiyi kimyasal
enerjiye çevirir ve çok özel yollarla besinlere depolar.
Aslında bu işi, tüm hücre değil, hücrede yer alan ve
bitkiye yeşil rengini veren "kloroplast" adlı organel
yapar. Bu küçük yeşil varlıklar, hayatlarını insanoğlu
için besin ve oksijen üretmeye adamışlardır adeta. Yalnızca
mikroskopla görebildiğimiz bu küçük yeşil organcıklar,
güneş enerjisini organik maddeler içine depolayan dünyadaki
yegane laboratuvarlardır. Bitkileri insan ve hayvanlar
için vazgeçilmez beslenme aracına dönüştüren özellik
budur.
Kloroplastların yeryüzünde ürettikleri madde miktarı
yılda 200 milyar tonu bulmaktadır. Yaptıkları üretim
olağanüstü karmaşık bir kimyasal süreçtir ve baş döndürücü
bir hızda gelişir. Kloroplastın içinde bulunan binlerce
"klorofil"in ışığa verdiği tepki, saniyenin binde biri
gibi kısa bir sürede gerçekleşir. Bu hız yüzünden klorofilde
olan bir çok olay halen gözlemlenememektedir. Fotosentezin
aşamaları genel olarak anlaşılmıştır, fakat ayrıntılar
tamamen bir bilinmeyenler yumağıdır. Çünkü kimyasal
olarak taklit edilemez karmaşadaki bir sistem, insanın
kavrama sınırının çok ötesinde bir hızla işlemektedir.
Fotosentez iki aşamada meydana gelir. Bu aşamalar "aydınlık
evre" ve "karanlık evre" olarak adlandırılır. Aydınlık
evre kloroplastın thylakoid denilen ve disklere benzeyen
bölümünde yaşanır. Buradaki pigment molekülleri, güneş
ışığından aldıkları enerji sayesinde elektronlarını
kaybederler. Elektronların
hareketleri sonucunda ortaya bir enerji paketi ve hammadde
olarak ATP ve NADPH ortaya çıkar. Karanlık evrede ise,
karbondioksit, aydınlık evre sonucunda ortaya çıkan
ATP ve NADPH'ın yardımları ile, şeker ve nişasta gibi
besin maddelerine dönüştürülür.
Bu anlatım, söz konusu olayın binlerce kere sadeleştirilmiş
halidir, buna karşın yine de insana karmaşık gelebilmektedir.
Gerçekte, fotosentez sırasında meydana gelen tepkimeler,
anlatımı bu sayfalara sığmayacak kadar uzundur. Dünya
üzerinde hiçbir laboratuvar kısaca bahsettiğimiz bu enerji
dönüşümünü yapmaya güç yetiremez. Üstelik bu işlemler
milimetrenin binde biri büyüklüğünde bir organelde meydana
gelmektedir. Bu organelin milimetrenin yüzmilyonda biri
kalınlığında olan çeperine yerleştirilmiş bir sistem,
güneş ışığı sayesinde gelen elektronları kontrolü altına
alır. Bu elektronları da insanlara besin üretebilmek
için enerji yapımında kullanır.
İşte bu mükemmel sistem, evrim teorisini bir kez daha
tümüyle çökertmektedir. Çünkü, fotosentezin yürüyebilmesi
için mevcut bütün enzimler ve sistemlerin aynı anda
hücre içerisinde mevcut olması gereklidir. Eksik tek
bir basamak bütün sistemi etkisiz hale getirecektir.
Nitekim evrimci bilim adamları, fotosentezi açıklamada
-tıpkı hücredeki diğer kimyasal mekanizmalarda olduğu
gibi- çaresiz kalmışlardır. Bu tür bir "bilim adamı",
Prof. Dr. Ali Demirsoy, içine düştükleri aciz durumu
şöyle özetler:
Fotosentez oldukça karmaşık bir
olaydır ve bir hücrenin içerisindeki organelde ortaya
çıkması olanaksız görülmektedir. Çünkü tüm kademelerin
birden oluşması olanaksız, tek tek oluşması da anlamsızdır.15
Bir diğer evrimci bilim adamı Hoimar Von Ditfurth ise,
fotosentezin sonradan öğrenilecek bir işlem olmadığını,
fotosentez için gerekli tüm maddelerin ve bilgilerin
bitki hücresinde ilk andan beri var olması gerektiğini
şöyle ifade etmektedir:
Hiçbir hücre, biyolojik bir işlevvi
sözcüğün gerçek anlamında "öğrenme" olanağına sahip
değildir. Bir hücrenin solunum ya da fotosentez yapma
gibi bir işlevi doğuşu sırasında yerine getirebilecek
konumda olmayıp, daha sonraki yaşam süreci içinde bunun
üstesinden gelebilecek duruma gelmesi, bu işlevi sağlayacak
beceriyi edinmesi olanaksızdır.16
Güneş enerjisini elektronik ya da kimyasal enerjiye
çevirmek, bilindiği gibi modern teknolojinin henüz yakın
zaman önce başarabildiği bir işlemdir. Bunun için yüksek
teknoloji ürünü aygıtlar kullanılmaktadır. Oysa gözle
görülemeyecek kadar küçük olan bitki hücresi, bu işi milyonlarca yıldan beri istikrarlı bir biçimde yapmaktadır.
Bu işi yapar hale "tesadüfen" gelmiş olması ise, üstteki
evrimci itiraflardan da anlaşıldığı gibi, kesinlikle
mümkün değildir.
O zaman ardı ardına sorular gelir. Metrenin yüz milyonda
biri kalınlığında bir zara bir elektronu kontrol altına
almayı, daha sonra insanlara hizmet etmesi için elektronu
bir başka tepkimeye sokmayı kim öğretmiştir? Tüm kademeler
aynı anda hücre içine nasıl yerleştirilmiştir? Nasıl
olmuştur da, bitkilerin yeşil yaprakları, tüm bir canlı
dünyasının enerji deposu haline gelebilmişlerdir?
Cevap açıktır. Allah, bitkilere böyle bir özellik vermiştir
ve onlar da kendilerine verilen görevi, Allah'a boyun
eğmiş olarak yürütmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.
Yeryüzündeki tüm ağaçlar, tüm bitkiler, Allah'ın emriyle,
topraktaki su, mineraller ve gökteki karbondioksit insan
için besin ve oksijen üretmektedirler. Kısacası Allah'ın
insanları gökten ve yerden rızıklandırmak için vesile
kıldığı canlılardır. Kuran'da insanların gökten ve yerden
rızıklandırıldıkları bir çok defa belirtilmiştir:
Ey insanlar, Allah'ın üzerinizdeki
nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın
dışında bir başka yaratıcı var mı?
(Fatır Suresi, 3)
SONUÇ
Kitabın önceki sayfalarında, canlı hücresinin içinde
meydana gelen pek çok şaşırtıcı, hatta mucizevi olayı
inceledik. İncelediğimiz her aşama bize gösterdi ki,
tek bir hücre, hatta tek bir protein bile son derece
karmaşık ve planlı bir yapıya sahiptir; dolayısıyla
bunların hiçbirinin, evrimcilerin iddia ettiği gibi
"tesadüfen" oluşmuş olması mümkün değildir. Tesadüf,
ancak karmaşa, bozukluk, düzensizlik ve hata doğurur,
ortaya hilkat garibeleri çıkarır. Hücrenin ve canlılığın
diğer tüm aşamalarındaki muhteşem uyum, düzen, denge,
başarı ve estetik ise, bizlere tüm canlılığın bilinçli
ve kusursuz bir yaratılışın ürünü olduğunu göstermektedir.
Kısacası, incelediklerimiz, evrim teorisini tartışma
götürmez bir biçimde çökertmekte ve "türlerin kökeni"nin
yaratılış olduğunu ispatlamaktadır.
Ancak incelediklerimizin bize gösterdiği gerçek bundan
ibaret değildir.
Eğer hücre ya da canlılığın diğer aşamaları sabit ve
durağan olsalardı, üstteki noktadan daha ileri gidemezdik.
Oysa incelediğimiz tüm parçacıklar; hücreler, DNA'lar,
ribozomlar, mitokondriler, virüsler, enzimler ya da
hormonlar, son derece aktif varlıklardır ve hayret verici
işleri başarıyla yürütmektedirler. Dolayısıyla, bizim
"akıl" diye tarif ettiğimiz şeye, yani; düşünme, analiz
etme, karar verme gibi yeteneklere sahiptirler. Dahası,
bu "akıl" insanların sahip olduğunu kabul ettiğimiz
akıldan çok daha göz kamaştırıcıdır. Tek bir protein
sentezi sırasında hücre organellerinin ortaya koyduğu
"akıl gösterisi", insanlar tarafından kolay kolay erişilemeyecek
düzeydedir.
Ancak, hücrede ortaya çıkan aklın, hücreye "ait" olduğunu
kabul etmemiz mantıksal olarak mümkün değildir. Çünkü
"akıl gösterisi" yaptıklarını söylediğimiz hücre parçacıkları,
birer molekül yığınından başka bir şey değildirler.
Yaptıkları işler dikkate alındığında herbirinin sofistike
bir biçimde "düşünebilmeleri" gerekir, ama bir beyinleri
yoktur. Aslında hiçbir şeyleri yoktur; ne gözleri, ne
kulakları, ne dokunma duyuları, ne de sinir sistemleri
vardır. Bunlar ardı ardına dizilmiş amino asitlerden
oluşan kimyasal zincirlerden başka bir şey değildirler.
Ama; görme, duyma, hissetme, düşünme, karar verme yeteneğinden
yoksun olan bu kimyasal bileşikler, oldukça ihtişamlı
bir "akıl gösterisi" sergilemektedirler.
O zaman şu soruyu sormamız gerekir: Bu aklın kaynağı
nedir?
AKLIN GÖRÜNMEZ KAYNAĞI
Kitaba başlarken bir uzaktan kumandalı araba örneği
vermiştik. Arabanın yaptığı bilinçli manevralar, gerçekte
onu kumanda eden kişinin aklının birer ürünüydü, ama
bazı "dar kafalı" insanlar, bunu anlamakta güçlük çekiyorlardı.
Kumandaya sahip olan kişiyi göremedikleri için, onun
varlığını kabul etmiyorlar, bu yüzden arabanın "akıllı"
hareketlerini açıklayabilmek için türlü teoriler geliştiriyorlardı.
Bu kişiler arabanın hareketleri konusunda bir rapor
yazsalar, muhtemelen şöyle yazarlardı: "Araba, hız ve
yön ayarlarını büyük bir başarı ile düzenlemekte, virajları
dönme, çukurlardan kaçınma, yolu takip etme gibi fonksiyonları
en ideal şekilde gerçekleştirmektedir."
Ancak, dikkat edilirse, bu oldukça yetersiz ve yüzeysel
bir anlatımdır. Aslında şöyle denmesi gerekir: "Arabayı
kumanda eden kişi, hız ve yön ayarlarını büyük bir başarı
ile düzenlemektedir. Bir an için bile arabanın kumandasını
bırakmadığı için, virajları dönme, çukurlardan kaçınma,
yolu takip etme gibi fonksiyonları en ideal şekilde
gerçekleştirmektedir."
Açıkça görüldüğü gibi, her iki anlatımda da aynı olaylar
tarif edilmektedir, ama aralarında çok büyük bir fark
vardır. Birincisi, yüzeysel düşünen ve dar ufuklu bir
gözlemcinin kullanacağı bir üsluptur. İkincisi ise,
karşı karşıya olduğu olayın iç yüzünü kavramış olan
bir gözlemcinin kullanacağı üsluptur.
Hücrede, ya da doğanın başka herhangi bir parçasında,
ortaya çıkan akıl, "kendi kendine" oluşan bir akıl değildir.
Tüm varlıklar, Allah tarafından kendilerine emredilen
işi yapmaktadırlar ve bu işlerde ortaya çıkan akıl,
Allah'ın aklıdır.
Balarısı ile ilgili bir ayet, bu konuda bize önemli
bir yol göstermektedir:
Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda,
ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine
evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin
sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından
türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için
bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için
gerçekten bunda bir ayet vardır. (Nahl Suresi, 68-69)
Balarılarının da hücredeki organeller gibi "akıl gösterisi"
sayılacak işleri vardır. Bal yapmak için buldukları
çiçeklerin "koordinatlarını" birbirlerine haber vermeleri,
kovanlarını ve peteklerini değme mimarlardan çok daha
üstün bir biçimde inşa etmeleri ve daha pek çok özellikleri,
açık birer "akıl ürünü"dür.
Bu aklın kaynağı ise, üstteki ayette açıklanmaktadır.
Allah, arılara "vahyetmiş", yani kendi ilminden onlara
aktarmış ve onları yaptıkları kompleks işi başaracak
kadar bir "bilinç" sahibi kılmıştır. Ortaya çıkan akıl,
arılara değil, Allah'a aittir. O "Rezzak"tır (Rızk Veren)
ve arılara yaptığı vahiy ile insanoğluna bal gibi büyük
bir nimet vermektedir.
Kuşkusuz bu durum yalnızca arılar için geçerli olamaz.
Çünkü doğa, "akıl gösterisi yapan akılsız varlık"larla
doludur. Bunların hepsi, küçücük bir böcekten dev bir
organizmaya kadar, Allah'ın "vahyettiği" akıl ile hareket
ederler. Allah, hepsine belirli bir görev ve onu yapacak
kadar bir "bilinç" vahyetmiştir ve onlar da Allah'a
boyun eğmiş olarak görevlerini yerine getirirler. Bir
ayette şöyle denir:
Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur;
hepsi O'na 'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. (Rum
Suresi, 26)
Bir başka ayette ise, insana; "görmedin
mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, Güneş,
Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan
birçoğu Allah'a secde etmektedirler..." (Hac Suresi,
18) sorusu sorulur. Ayette insana "görmedin mi"
diye sorulması son derece önemlidir. Demek ki, gören
bir göz, göklerdeki ve yerdeki herşeyin Allah'a boyun
eğdiğini kolaylıkla kavrayabilmektedir.
GÖREN BİR GÖZ
Sözünü ettiğimiz konuyu daha iyi anlayabilmek için,
büyük bir İslam aliminin verdiği bir örneği kullanabiliriz.
Üstü tenteyle kapatılmış olan bir balkondan, güneşli
bir havada denizi seyreden bir insanı düşünün. Bu insan,
tentenin kapattığı güneşi göremeyecek, ancak güneşin
suda yansıyarak oluşturduğu milyonlarca küçük pırıltıyı
izleyebilecektir. Son derece hoş bir manzara oluşturan
pırıltılar, tek kelimeyle göz kamaştırıcı bir güzelliği
sahiptir.
Bu pırıltılardaki güzelliğin kaynağının ne olduğunu
düşündüğünde, sözkonusu insanın önünde iki seçenek vardır.
Ya, su üzerindeki her pırıltının "kendi kendine" ve
birbirinden bağımsız bir biçimde su tarafından oluşturulduğunu
varsayacak, ya da hepsinin güneşin birer yansıması olduğunu
kabul edecektir. Su, ışık meydana getirebilecek bir
yeteneğe sahip değildir. Işık ancak güneşten gelir ki,
etrafa yaydığı ışınlar suyun üzerinde milyonlarca yansıma
meydana getirmektedir.
İşte, tüm evrenin gerçek durumu, bu örnekteki gibidir.
Evren en ince ayrıntısına kadar Allah tarafından yaratılmış
ve O'nun sıfatlarıyla şekillenmiştir. Herşey, O'ndandır.
Var olan tüm güzellikler, O'nun güzelliğinin bir yansımasıdır.
Var olan tüm akıl, O'nun aklının bir tecellisidir.
Allah, Hayy (Hayat Veren) sıfatıyla, evrendeki herşeye
belirli bir süre için hayat verir. Bunlar, Allah'ın
aklının ya da güzelliğinin ya da ilminin bir küçük yansımasını
gösterirler ve sonra yine Allah'ın belirlediği bir sürede
ölürler.
İnsanlar da böyledir. Ölü topraktan gelir, Allah'ın
dilediği kadar bir ömür sürer ve yine ölü toprağa dönerler.
Yaşadıkları o kısa süre içinde de, Allah'ın bazı sıfatlarını
O'nun dilediği k adar "yansıtabilirler". Anne karnındaki
bir çiğnem et parçası olan bir insan; büyür, dünyanın
en güzel yüzüne sahip olur ve böylece Allah'ın büyük
sanatını yansıtır, sonra yaşlanır ve en son toprağın
altında kurtlar ve böcekler tarafından parçalanır.
Hücrenin bu kitap boyunca incelediğimiz tüm özellikleri
ve evrendeki tüm canlı cansız varlıkların özellikleri,
yine Allah'ın aklının yansımalarıdır. Bir hücre, gerçekte
küçücük bir yağ birikintisi iken, Allah'ın dilemesiyle
akıl, bilinç ve bilgi sahibi olur. Sonra yine Allah'ın
dilemesiyle ölür.
Gören bir göz, işte bunları görür. Evrende, Allah'ın
tecellilerinden başka hiçbir şey yoktur. Herşey O'ndandır,
O'nu gösterir, O'nu tanıtır ve O'na boyun eğer. Bir
ayette şöyle buyrulur:
Allah... O'ndan başka İlah yoktur.
Diridir, kâimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde
ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun
Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini
ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının
dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.
O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır.
Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek
büyüktür. (Bakara Suresi, 255)
... Sen yücesin,
bize öğrettiğinden
başka bizim
hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen,
hüküm ve
hikmet sahibi olansın.
(Bakara Suresi,
32)
15. Prof. Dr. Ali Demirsoy,
Kalıtım ve Evrim, s. 80
16. Hoimar Von
Ditfurth, Dinozorların Sessiz Gecesi 2, Alan Yayıncılık, Kasım
1996, İstanbul, s.126 |