DNA'NIN GİZLİ
DÜNYASI
Teknolojik bir ürünün veya tesisin yapımında ve yönetiminde
insanoğlunun yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübe ve
bilgi birikimi kullanılır. Dünyanın en ileri ve karmaşık
tesisi olan insan vücudunun inşası için gereken bilgi
ve tecrübe ise DNA'da saklıdır. Burada vurgulanması
gereken önemli nokta, DNA'nın daha ilk insandan itibaren
şimdiki mükemmellik ve karmaşıklığıyla birlikte varolageldiğidir.
Akıllara durgunluk veren yapı ve özellikleriyle, böyle
bir molekülün, evrimcilerin öne sürdüğü gibi tesadüf
ve rastlantılar sonucu oluşmasının ne derece mantık
dışı olduğunu ilerleyen satırları okudukça sizler de
daha net göreceksiniz.
DNA, hücrenin ortasında yer alan çekirdekte titizlikle
korunmaktadır. İnsanda (sayıları 100 trilyona varan)
hücrelerin ortalama çapının 10 mikron (mikron=milimetrenin
binde biri) olduğu hatırlanacak olursa, ne kadar küçük
bir alandan söz edildiği daha iyi anlaşılır. Bu mucizevi
molekül, Allah'ın yaratma sanatındaki mükemmellik ve
olağanüstülüğün açık bir kanıtıdır. Öyle ki yalnızca
bu molekülü incelemek ve halen pek azı günışığına çıkmış
sırlarını araştırmak için özel bir bilim dalı bile kurulmuştur:
"Genetik"... 21. yüzyılın bilimi olarak kabul edilen
Genetik, elindeki her türlü teknolojik olanaklara rağmen
DNA'nın esrarını çözme konusunda henüz emekleme safhasındadır.
ÇEKİRDEKTEKİ HAYAT
Hücrenin ortasında bulunan
hücre çekirdeğinin şeması |
İnsan vücudu bir yapıya benzetilecek olursa, vücudun
en ince ayrıntısına kadar eksiksiz bir plan ve projesi,
bütün teknik ayrıntılarıyla her hücrenin çekirdeğindeki
DNA'da mevcuttur.
İnsanın anne karnındaki ve doğumundan sonraki gelişmelerin
hepsi önceden belirlenmiş bir program çerçevesinde düzenlenir.
İnsanın gelişimindeki bu kusursuz düzenleme Kur'an'da
şöyle ifade ediliyor:
İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını
mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil
miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah,
onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' (Kıyamet
Suresi, 36-38)
Daha anne karnında yeni döllenmiş bir yumurta hücresi
halinde iken, ileride sahip olacağımız bütün özellikler
Allah tarafından belirlenmiş ve "bir düzen içinde" DNA'larımıza
yerleştirilmiştir. Otuz yaşına geldiğimizde sahip olacağımız
boy, renk, kan grubu, yüz şekli gibi bütün özelliklerimiz
otuz yıl dokuz ay öncesinden, yani döllendiğimiz andan
itibaren başlangıç hücremizin çekirdeğinde kodlanmıştır.
DNA'daki bu bilgiler sadece az önce değindiğimiz fiziksel
özellikleri belirlemez. Aynı zamanda hücre ve vücuttaki
binlerce farklı olayı ve sistemi de kontrol eder. Örneğin,
insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması
bile DNA'daki bilgilere bağlıdır.
İNSAN HÜCRESİNDEKİ DEV ANSİKLOPEDİ
DNA'da kayıtlı bulunan bu bilgi muazzamdır. Öyle ki,
gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde tam bir milyon
ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur.
Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Yani,
her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini
kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin
içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme
yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden
birisi olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın
bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza
inanılmaz bir tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki,
ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde,
milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin
40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır.
Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan
dev bir ansiklopedi demektir. Yapılan tespitlere göre
ise, bu dev ansiklopedi yaklaşık 3 milyar farklı bilgiye
sahiptir.
Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; "bilgiye sahiptir"...
İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren bu
iki kelime üzerinde düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin
içinde milyarlarca bilgi olduğunu söylemek kolaydır.
Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek
bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz
bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein,
yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat
daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde,
değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması
ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret
verici bir mucizedir.
İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak
için bilgisayarları kullanıyorlar. Bilgisayar teknolojisi
ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını çeken en
ileri teknoloji olarak kabul ediliyor. Bundan 20 yıl
önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği
bilgiyi, bugün küçük "mikroçip"ler saklayabilmekte...
Ancak şunu hatırlatmalıyız ki, insan zekasının asırlardır
edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda
geliştirdiği bu son teknoloji bile daha tek bir hücre
çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesinin yakınına ulaşabilmiş
değil. Böyle muazzam bir kapasiteye sahip olan DNA'nın
küçüklüğünü yansıtması açısından şu karşılaştırma yeterlidir.
Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün
bütün özellikleri bilgi olarak DNA'ya yüklense toplam
DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını
doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış bütün
kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı.3
Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri
büyüklüğünde olan, atomların yanyana dizilmesiyle oluşmuş
bir zincir, acaba böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl
sahip olabilir? Bu soruya şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki
100 trilyon hücreden herbiri bir milyon sayfayı ezbere
biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu bir insan olarak
hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz?
HÜCREDEKİ AKIL
Bu durumda şunu kabul etmelisiniz ki midenizdeki ya
da kulağınızdaki herhangi bir hücre sizden kat kat daha
bilgili, bu bilgiyi en doğru ve en kusursuz şekilde
değerlendirdiği için de sizden çok daha akıllıdır.
Peki bu aklın kaynağı nedir? Nasıl olur da vücudunuzdaki
100 trilyon hücrenin herbiri ayrı ayrı böylesine inanılmaz
bir akla sahip olabilir? Bunlar sonuçta birer atom yığınıdır
ve bilinç sahibi değildirler. Tüm elementlerin atomlarını
alın, farklı biçimlerde ve sayılarda birbirlerine bağlayın,
farklı moleküller oluşturun, yine de akıl elde edemezsiniz.
Bu moleküllerin büyük, küçük, basit ya da karmaşık olması
da birşey değiştirmez. Sonuçta, bilinçli olarak bir
işi organize edip başaracak bir zihin asla elde edemezsiniz.
O zaman nasıl oluyor da, yine aynı şekilde, belli sayıdaki
akılsız ve bilinçsiz atomun belli şekillerde dizilmesinden
meydana gelmiş DNA ve onunla uyumlu olarak çalışan enzimler
bilinçli birçok işler yapıp, hücredeki sayısız karmaşık
ve farklı işlemleri kusursuz ve mükemmel olarak organize
ediyorlar? Bunun cevabı çok basittir; akıl, bu moleküllerde
ya da bunları içinde barındıran hücrede değil, bu molekülleri
bu işleri yapacak şekilde programlanmış olarak var edenin
kendisindedir.
Kısaca akıl eserde değil, o eseri yaratanda bulunur.
En gelişmiş bilgisayar bile, onu en ince ayrıntısına
dek tasarlayan, onu çalıştıracak programları yazıp ona
yükleyen ve kullanan bir akıl ve zekanın ürünüdür. Aynı
şekilde, hücre de, içindeki DNA ve RNA'lar da, bu hücrelerden
meydana gelen insan da, kendilerini ve yaptıkları işleri
yaratanın eserinden başka birşey değildirler. Eser ne
kadar mükemmel, kusursuz ve etkileyici olursa olsun,
akıl her zaman o eserin sahibindedir.
Bir gün bir laboratuvarda, masanın üstünde çok gelişmiş
bir disket bulsanız, ve onu bir bilgisayar yardımıyla
okuyup içinde, sizin şahsınıza özel milyarlarca bilgi
olduğunu görseniz, aklınıza gelecek ilk soru, bu bilgilerin
kim tarafından ve ne amaçla yazıldığı olurdu.
Peki aynı soruyu neden hücre için sormuyoruz? Disket
içindeki bilgiler birileri tarafından oraya yazılmış
ise, bundan çok daha üstün ve ileri bir teknolojiye
sahip olan DNA, kim tarafından en mükemmel şekilde tasarlanıp,
yaratılıp, kendisi de ayrı bir mucize olan minicik hücrenin
içine özenle yerleştirilmiştir? Hem de binlerce yıl
öncesinden günümüze kadar hiçbir özelliğini kaybetmeden.
(Disketi yapan ve içine bilgileri yazan insanın beyninin
de bu hücrelerden oluştuğunu unutmayalım). Bu satırları
okumanız, görmeniz, nefes almanız, düşünmeniz, kısaca
var olmanız ve varlığınızı sürdürmeniz için her an görev
başında olan bu hücrelerin kim tarafından ve niçin yapıldığını
sormaktan daha önemli ne olabilir sizin için?
Sizce hayatta en çok merak etmeniz gereken, bu sorunun
cevabı değil midir? Bu sorunun cevabı şudur: Kainattaki canlı cansız tüm varlıkları yoktan var eden, her canlının yapıtaşı olan hücrenin içine mucizevi özellikleriyle DNA'yı yerleştiren sonsuz kudret sahibi olan Allah'tır. İnsan yaşamının amacı bu gerçeği görebilmek ve Yüce Rabbimize kulluk etmektir.
BİR KAÇ ÖRNEK DAHA
Ünlü bir yöntemdir: Bir uçak kazası sonucunda ıssız
bir araziye düşüp mahsur kalan yolcular, kendilerini
havadan arayan kurtarma ekiplerine yerlerini belli etmek
için büyük bir "X" çizerler. Ellerindeki eşyaları ya
da topladıkları cisimleri kullanarak düzgün ve büyük
bir çarpı oluştururlar. Böylece havadan keşfe çıkan
ekip, bu "akıl ürünü" işareti görür ve orada akıl sahibi
varlıkların, yani insanların bulunduğunu anlar.
Türkiye'deki şehirlerarası karayollarında ilerlerken,
bazen yolun kenarındaki tepelerin yamaçlarında beyaz
taşlardan yazılmış yazılar görürsünüz; "Herşey Vatan
İçin", ya da "Ne Mutlu Türküm Diyene" gibi. Bu yazıların
orada nasıl oluştuğu ise son derece açıktır. Oralarda
bir yerde bir askeri birlik vardır ve tepenin üzerine
beyaz taşlardan oluşan bu tür yazılar yazmışlardır.
Peki acaba hiç kimse çıkıp da bu yazıların bilinçli
bir zihin, örneğin askerler tarafından yazılmadığını,
aksine tesadüfen oluştuklarını söyleyebilir mi? Hiç
kimse, çıkıp da "bu taşlar tepeden aşağı yuvarlanırken
tesadüfen yanyana gelmiş ve 'Herşey Vatan İçin' cümlesini
oluşturmuşlar" diyebilir mi?
Ya da bir "bilimadamı" çıksa ve, "dünyada trilyonlarca
taş var bunlar milyonlarca yıldır yuvarlanıyorlar, bu
durumda taşların bir kısmının tesadüfen böyle anlamlı
bir yazı oluşturacak şekilde yuvarlanıp biraraya gelmesi
mümkündür" dese buna çocuklar bile gülmez mi? Üstüne
bir de bilimsel üslup kullansa, bilimsel açıklamalar
yapsa, olasılık hesapları gösterse, herkes onun aklından
daha da çok şüphe etmez mi? Çünkü bırakın "Herşey Vatan
İçin" cümlesinin, düzgün bir "H" harfinin bile kendi
kendine tesadüfen oluşması gibi bir ihtimal yoktur.
Dağın tepesinde beyaz taşlardan oluşmuş düzgün bir "H"
görseniz, "bunu buraya yazmakla ne demek istemişler"
diye düşünürsünüz.
Bu örneklerle anlatmak istediğimiz şudur: Eğer bir
yerde en ufak bir planlanmışlık varsa, orada mutlaka
bir akıl sahibinin izleri vardır. Hiçbir akıl ürünü
tesadüfen oluşmaz. Bir dağın üzerine milyarlarca kez
beyaz taşlar yuvarlasanız, "Herşey Vatan İçin" yazısı,
hatta düzgün bir "H" bile elde edemezsiniz. Eğer bir
yerde bir harf varsa, herkes kabul eder ki, mutlaka
o harf biri tarafından yazılmıştır. Yazarsız harf olmaz.
İnsanın bedeni ise, "Herşey Vatan İçin" cümlesinden
trilyonlarca kez daha kompleks bir yapıya sahiptir ve
bu karmaşık yapının "tesadüfen" oluşmuş olması kesinlikle
ve kesinlikle mümkün değildir, öyleyse insanı da, onun
hücresini de, DNA'sını da kusursuz ve mükemmel bir şekilde
planlayıp düzenleyen Allah'tır. Göklerin,
yerin ve ikisi arasında bulunan herşeyin Yaratıcısı
olan Allah'ın varlığını ve gücünü inkar etmek ise, olabilecek
en büyük akılsızlık, akılsızlıkla birlikte samimiyetsizlik
ve küstahlıktır. O aklın ve gücün sahibine karşı büyük
bir saygısızlıktır.
Oysa, ne yazık ki, taşların kendi kendilerine dizilip
üç küçük kelimeyi bile yazabilmelerinin imkansız olduğunu
bir çırpıda söyleyecek birçok kişi, milyarlarca atomun
tek tek planlanmış bir dizilimle biraraya gelip DNA
gibi muhteşem işler başarabilen bir molekül oluşturmasının
"tesadüfler" sonucu olduğu aldatmacasını itiraz etmeden
dinleyebilmektedir. Tıpkı hipnotize edilen bir kişinin
yapılan telkinle, kendisinin bir kapı, ağaç ya da kertenkele
olduğuna itiraz etmemesi, kabul etmesi gibi...
DNA ANSİKLOPEDİSİNİN DİLİ
Toplumların hayatı bilgi akışı ve haberleşme üzerine
kuruludur. Fertler ve nesiller arasındaki bilgi akışında
en önemli araç ise dildir. Dil belirli şifreler yani
harfler ile temsil edilir. Türkçe 29 harften, ya da
bir diğer deyişle 29 şifreden oluşan bir dildir. Bu
şifreler kelimeleri, kelimeler de cümleleri oluşturur.
Bilgi akışı ve depolanması bu şifreler sayesinde gerçekleşir.

Adenin, timin, sitozin ve guanin bazlarının DNA
içerisindeki dizilimi;bazlar karşılıklı olarak
hidrojen bağlarıyla bağlıdır. Birbirlerine bağlanan
bu bazların sıralamaları hayatın dilini oluşturur. |
Hücredeki lisan da işte buna benzer. İnsanın bütün
fiziksel özellikleri bu dil vasıtasıyla kodlanarak hücre
çekirdeğine depolanmıştır ve yine bu dil sayesinde hücre
tarafından kullanılabilir. Bu dil, DNA adlı yönetici
molekülün dilidir. Dört harfli bu DNA dili A, T, G ve
C harflerinden oluşur. Her harf, "nükleotid" adı verilen
dört özel bazdan birini temsil eder. Bu bazların milyonlarcası,
anlamlı bir sıralama ile üstüste dizilerek DNA molekülünü
oluştururlar.
İşte çekirdekteki bilgi bankasında bilgiler bu şekilde
depolanmıştır. Biz bu bilgi deposundaki şifreleme sistemini
anlatırken, kolaylık için, DNA'yı oluşturan nükleik
asit molekülleri için yine harf benzetmesini kullanmaya
devam edeceğiz. Bu harfler ikişerli olarak karşılıklı
eşleşir ve birer basamak oluştururlar. Bu basamaklar
ise üstüste eklenerek genleri meydana getirirler. DNA
molekülünün bir bölümü olan herbir gen insan vücudundaki
belli bir özelliği kontrol eder. Boyun uzunluğu, gözün
rengi, burnun, kulağın, kafatasının malzemesi, şekli
gibi sayısız özellik ilgili genlerin emriyle meydana
gelir. Bu genlerin herbirini bir kitabın sayfalarına
benzetebiliriz. Sayfaların üzerinde ise A- T- G- C harflerinden
oluşmuş yazılar vardır.
İnsan hücresindeki DNA'larda 200.000 civarında gen
bulunur. Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre,
sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin
özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Bu genler
insan vücudunda görev yapan yaklaşık 200.000 civarındaki
proteinin kodlarını saklar ve bu proteinlerin üretimini
denetler.
Bu 200.000 genin içerdiği bilgi DNA'daki toplam bilginin
yalnızca % 3'ünü teşkil eder. Geriye kalan % 97'lik
bölüm ise günümüzde hala esrarını korumaya devam etmektedir.
Son yıllardaki araştırmalar bu % 97'lik karanlık bölümde
vücuttaki çok karmaşık faaliyetlerin yönetimini sağlayan
mekanizmalar hakkında ve hücrenin varlığını sürdürmesiyle
ilgili hayati bilgiler bulunduğunu göstermiştir. Ancak
daha katedilecek çok yol vardır.
DNA sarmalını oluşturan
atomların dizilişi.Bu sarmalın çapı 1mm'nin milyonda
biridir. |
Genler kromozomların içinde bulunur. Her insan hücresinin
(üreme hücreleri hariç) çekirdeğinde ise 46 kromozom
vardır. (şekil 2.5) Herbir kromozomu, gen sayfalarından meydana
gelmiş bir cilde benzetirsek, hücrede insanın tüm özelliklerini
içeren 46 ciltlik bir "hücre ansiklopedisi" vardır diyebiliriz.
Daha önceki ansiklopedi örneğini hatırlarsak, bu hücre
ansiklopedisi tam 920 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın
içerdiği bilgiye eşdeğerdir.
Her insanın DNA'sındaki harflerin dizilimi farklı farklıdır.
Şu ana kadar dünya üzerinde yaşamış milyarlarca insanın
tümünün birbirinden farklı olmalarının altında yatan
neden de budur. Organların ve uzuvların temel yapı ve
işlevleri her insanda aynıdır. Ancak herkes o kadar
ince farklılıklarla o kadar ayrıntılı ve özel yaratılır
ki bütün insanlar tek bir hücrenin bölünmesiyle meydana
geldikleri, ve aynı temel yapıya sahip oldukları halde,
milyarlarca değişik insan ortaya çıkmıştır.

DNA'nın kromozom içinde depolanma şekli. Her kromozomda
tek bir DNA molekülü bulunur. Tek hücrede bulunan
DNA molekülünün toplam uzunluğu 1 metreyi bulur.
Kromozomun toplam kalınlığı ise 1 nanometre, yani
metrenin milyarda biri kadardır. Bir metre uzunluğundaki
DNA molekülünün kendi uzunluğunun milyarda biri
kalınlığında bir bölgeye paketlenmesi, bu DNA'nın
her okunması, zamanı geldiğinde bir kopyasının
oluşturulması ve bütün bu işlemler sırasında
hiçbir karmaşa çıkmaması Allah'ın kusursuz
yaratışının en güzel örneklerindendir. |
Vücudumuzda bulunan bütün organlar genlerin tarif ettiği
bir plan çerçevesinde inşa edilirler. Birkaç örnek verirsek;
bilim adamlarının çıkardıkları bir gen atlasına göre
vücudumuzda, deri 2.559, beyin 29.930, göz 1.794, tükürük
bezi 186, kalp 6.216, göğüs 4.001, akciğer 11.581, karaciğer
2.309, bağırsak 3.838, iskelet kası 1.911 ve kan hücreleri
22.092 gen tarafından kontrol edilmektedir.
DNA'daki harflerin diziliş sırası insanın yapısını
en ince ayrıntılara dek belirler. Boy, göz, saç ve cilt
rengi gibi özelliklerin yanısıra, vücuttaki 206 kemiğin,
600 kasın, 10.000 işitme siniri ağı, 2 milyon optik
sinir ağı, 100 milyar sinir hücresi, 100.000 kilometre
uzunluğundaki damarlar (ek dipnot: http://encarta.msn.com/encyclopedia_761566878/Circulatory_System.html) ve 100 trilyon hücrenin planları
tek bir hücrenin DNA'sında mevcuttur.
Şimdi bu bilgilerin ardından düşünelim: Bir harf bile,
bir yazar olmadan oluşamadığına göre, insan hücresindeki
milyarlarca harf nasıl oluşmuştur? Bu harfler nasıl
olup da böyle mükemmel ve karmaşık bir bedenin eşsiz
planını oluşturacak bir düzende birbiri ardına anlamlı
bir şekilde dizilmiştir? Eğer bu harflerin düzeninde
çok ufak bir bozulma olsaydı, kulağınız karnınızda yer
alır ya da gözleriniz topuklarınızda bulunabilirdi?
Elleriniz sırtınıza yapışmış olarak doğabilir, bir hilkat
garibesi olarak yaşam sürebilirdiniz. Şu anda düzgün
bir insan olarak yaşam sürdürmenizin sırrı, DNA'larınızda
bulunan 46 ciltlik ansiklopedideki milyarlarca harfin
"hatasız" olarak birbiri ardına dizilmiş olmasındadır.
Elbette bu harflerin kendi şuurları ve iradeleriyle
böyle bir dizilimi gerçekleştirmiş olmaları mümkün değildir.
Burada harf olarak isimlendirdiğimiz genler, üstün akıl
ve sonsuz ilim sahibi Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur.
Tesadüf kelimesini anlamsız kılan bu olağanüstü dizilim,
Allah'ın kusursuz yaratışının bir sonucudur:
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir
biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir.
En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların
tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir. (Haşr
Suresi, 24)
DNA, TESADÜFE MEYDAN OKUYOR
Matematik bugün DNA'da yazılı bilgilerin oluşumunda
tesadüfe yer olmadığını kanıtlamıştır. Değil milyonlarca
basamaktan oluşan DNA molekülünün, DNA'yı oluşturan
200.000 genden tek bir tanesinin bile tesadüfen oluşabilme
ihtimali imkansız tanımının dahi zayıf kaldığı bir durumdur.
Evrimci bir biyolog olan Salisbury bu imkansızlıkla
ilgili olarak şunları söylemiştir:
Orta büyüklükteki bir protein molekülü,
yaklaşık 300 amino asit içerir. Bunu kontrol eden DNA
zincirinde ise, yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır.
Bir DNA zincirinde dört çeşit nükleotid bulunduğu hatırlanırsa,
1000 nükleotidlik bir dizi, 4 üzeri 1000 farklı şekilde
olabilecektir. Küçük bir logaritma hesabıyla bulunan
bu rakam ise, aklın kavrama sınırının çok ötesindedir.4
Yani ortamda bütün gerekli nükleotidlerin bulunduğunu,
bunların aralarında bağlanması için gereken bütün kompleks
moleküllerin ve bağlayıcı enzimlerin hepsinin hazır
olduğunu farzetsek bile bu nükleotidlerin istenen sırada
dizilmesi ihtimali 41000'de 1, diğer bir ifadeyle, 10600'de
1 ihtimal demektir. Kısaca insan vücudundaki ortalama
bir proteinin DNA'daki şifresinin tesadüf eseri, kendi
kendine oluşma ihtimali, 1'in yanına 600 tane sıfır
konularak oluşturulan sayıda 1'dir. Bu astronomik olmanın
da ötesindeki sayı ise, pratik olarak "0" ihtimal anlamına
gelir. Demek ki böyle bir dizilim ancak akıllı ve şuurlu
bir gücün bilgi ve kontrolü altında gerçekleşmiştir, ki bu bilgi ve gücün sahibi göklerin ve yerin Yaratıcısı olan Yüce Allah'tır..
Şu anda okumakta olduğunuz yazıyı düşünün. Harflerin
(her harf için farklı bir baskı kalıbı kullanılarak)
kendi kendilerine ve rastgele biraraya gelerek böyle
bir yazı oluşturduklarını iddia eden birisine ne gözle
bakardınız? Belli ki böyle bir iddiayı son derece mantıksız
bulur ve bu yazının mutlaka akıllı ve bilinçli birisi
tarafından kaleme alındığını söylerdiniz. İşte DNA'daki
durum da bundan hiç farklı değildir.
Francis Crick, DNA'nın yapısını keşfeden biyokimyacı,
konu üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel ödülü
almıştır. İlk zamanlarda koyu bir evrimci olan Crick,
DNA'nın mucizevi yapısına şahit olduktan sonra yazdığı
eserinde bilimsel bir gerçeği şöyle ifade etmiştir:
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında
dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda
hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bunun gerçekleşmesi
için çok fazla koşul biraraya getirilmelidir.5
Crick'e göre hayat kesinlikle dünya üzerinde tesadüfen
var olamazdı. Görüldüğü gibi DNA üzerinde en uzman kişi
bile, evrimci olmasına rağmen, yaratılışta tesadüfe
yer veremiyordu.
Beş milyar harften oluşan DNA'daki bilgiler, A-T-G-C
harflerinin birbiri ardına özel ve anlamlı bir sıra
içinde dizilmesi ile oluşur. Ancak bu sıralamada tek
bir harf hatasının dahi yapılmaması gerekir. Ansiklopedide
yanlış yazılmış bir kelime ya da harf hatası önemsenmez,
geçilir. Hatta fark edilmez bile. Buna karşın, DNA'da
herhangi bir basamaktaki, örneğin 1 milyar 719 milyon
348 bin 632'nci basamaktaki bir harfin yanlış kodlanması
gibi bir hata bile, hücre için, dolayısıyla insan için
korkunç sonuçlara yol açar. Mesela çocuklarda görülen
lösemi (kan kanseri) hastalığı bu tip bir yanlış kodlanmanın
sonucudur.
İşin aslı, buna "yanlış kodlama" demek yanlış olur.
Çünkü var olan herşey gibi, insanın DNA'sı da Allah
tarafından yaratılmıştır ve nadiren de olsa görülebilecek
hatalar belli bir hikmet (ilahi amaç) dahilinde ortaya
çıkar. Kanser meydana getiren kodlama bozukluğu, özel
olarak yaratılmış bir bozukluktur. İnsana, kendi güçsüzlüğünü,
acizliğini göstermek, insanın aslında ne derece hassas
dengeler üzerinde yaratıldığını ve bu dengelerdeki en
ufak bir bozulmayla başına ne gibi sıkıntılar gelebileceğini
hatırlatmak için Allah tarafından özel olarak, belli
bir hikmet dahilinde yaratılmıştır.
DNA'NIN KENDİNİ EŞLEMESİ
Bilindiği gibi hücreler bölünerek çoğalırlar. Öyle
ki, insan vücudu başlangıçta tek bir hücre iken bu hücre
bölünür ve sonuçta 2-4-8-16-32... oranında bir katlanmayla
çoğalır.
Peki bu bölünme işlemi sonucunda DNA'ya ne olur? Hücrede
tek bir DNA zinciri vardır. Halbuki yeni doğan hücrenin
de bir DNA'ya ihtiyacı olacağı açıktır. Bu açığı gidermek
için her aşaması ayrı bir mucize olan ilginç bir seri
işlem gerçekleşir. Sonuçta, hücrenin bölünmesinden kısa
bir süre önce DNA'nın bir kopyası oluşturulur ve bu
yeni hücreye aktarılır.
Hücrenin bölünmesi ile ilgili yapılan gözlemler hücrenin,
bölünmeden önce belirli bir büyüklüğe ulaşmak zorunda
olduğunu gösterir. Bu belirli büyüklük sınırını aştığı
anda ise bölünme süreci kendiliğinden başlar. Hücrenin
şekli bölünmeye uygun şekilde yayvanlaşmaya başlarken,
DNA da az önce belirttiğimiz gibi kendini eşlemeye başlar.
Bunun anlamı şudur: Hücre bir bütün olarak bölünmeye
"karar vermekte" ve hücrenin içindeki farklı parçalar
bu bölünme kararına uygun olarak davranmaya başlamaktadırlar.
Hücrenin böylesine kollektif bir işi başaracak bilince
sahip olmadığı açıktır. Bölünme işlemi, gizli bir emir
ile başlar ve başta DNA olmak üzere hücrenin tümü buna
göre hareket eder.
DNA, kendini çoğaltmak için önce karşılıklı iki parçaya
ayrılır. Bu olay oldukça ilginç bir şekilde gerçekleşir.
Yapısı sarmal bir merdivene benzeyen DNA molekülü, bu
merdivenin basamaklarının ortasından fermuar gibi ikiye
ayrılır. Artık DNA iki yarım parçaya bölünmüştür. Her
iki parçanın da eksik olan yarıları (eşlenikleri) ortamda
hazır bulunan malzemelerle tamamlanır. Böylece iki yeni
DNA molekülü üretilmiş olur. (şekil 2.7) Operasyonun her kademesinde
enzim denilen ve adeta gelişmiş robotlar gibi çalışan
uzman proteinler görev yapar. (şekil 2.8-şekil 2.9) İlk bakışta basit gibi
görünse de bu operasyon sırasında gerçekleşen ara işlemler
o kadar çok ve karmaşıktır ki, olayı ayrıntılarıyla
anlatmak sayfalar tutar.
Eşleşme sırasında ortaya çıkan yeni DNA molekülleri
denetleyici enzimler tarafından defalarca kontrol edilir.
Yapılmış bir hata varsa-ki bu hatalar son derece hayati
olabilir-derhal tespit edilir ve düzeltilir. Hatalı
şifre kopartılıp yerine doğrusu getirilir ve monte edilir.
Bütün bu işlemler öyle baş döndürücü bir hızla yapılır
ki, dakikada 3.000 basamak nükleotid üretilirken bir
yandan da tüm bu basamaklar görevli enzimler tarafından
defalarca kontrol edilir ve gereken düzeltmeler yapılır.
Üretilen yeni DNA molekülünde, dış etkiler sonucunda
normale göre daha fazla hatalar yapılabilir. Bu sefer
hücredeki ribozomlar, DNA'dan gelen emir doğrultusunda
DNA onarım enzimleri üretmeye başlarlar. Böylece hem
DNA korunmuş olur ve hem de soyun devamı güvence altına
alınır.
Hücreler de insanlar gibi doğar, çoğalır ve ölürler.
Ancak hücrelerin ömrü meydana getirdikleri insanın ömründen
çok daha kısadır. Örneğin altı ay önce bedeninizi oluşturan
hücrelerin bugün büyük bir çoğunluğu hayatta değildir.
Fakat zamanında bölünerek yerlerine yenilerini bıraktıkları
için, siz şu anda hayatta kalabilmektesiniz. Bu yüzden
hücrelerin çoğalması, DNA'nın kopyalanması gibi işlemler
insanın varlığını sürdürmesi açısından en ufak bir hataya
yer verilmemesi gereken hayati işlemlerdir. Nitekim
çoğaltma işlemi o kadar kusursuz işler ki, hata oranı
3 milyar basamakta yalnızca bir basamaktır. Bu tek hata
da herhangi bir probleme sebep olmadan vücuttaki daha
üst kontrol mekanizmaları tarafından yok edilir.
İşte bütün gün, siz hiç farkında değilken, vücudunuzda
sizin yaşamınızın problemsiz olarak devam etmesi için
akıl almaz bir titizlik ve sorumluluk anlayışı içinde
sayısız işlemler ve denetimler yapılır, tedbirler alınır.
Herkes görevini eksiksiz olarak ve başarıyla yerine
getirir. İşte Allah en büyüğünden en küçüğüne, en basitinden
en karmaşığına kadar sayısız atomu ve molekülü sizin
yaşamınızı güzel ve sağlıklı bir biçimde sürdürmeniz
için hizmetinize vermiştir. Yalnızca bu lütuf ve nimet
bile insanın hiç durmadan şükretmesi için yeterli değil
midir? Yoksa insan aklının başına gelmesi için mutlaka
bu kusursuz sistemde bir takım sorunlar yaratılmasını
mı beklemelidir?
İşin en ilginç yönü de, DNA'nın hem üretimini sağlayan
hem de yapısını denetleyen bu enzimlerin, yine DNA'da
kayıtlı olan bilgilere göre ve DNA'nın emir ve kontrolünde
üretilmiş proteinler olmasıdır. Ortada içiçe geçmiş
öyle muhteşem bir sistem vardır ki, böyle bir sistemin
kademe kademe oluşan tesadüflerle bu hale gelmesi hiçbir
şekilde mümkün değildir. Çünkü enzimin olması için DNA'nın
olması, DNA'nın olması için de enzimin olması, her ikisinin
olması içinse hücrenin, zarından diğer bütün kompleks
organellerine kadar eksiksiz olarak var olması gerekir.
Canlıların birbirini izleyen "yararlı tesadüfler" sonucunda
"aşama aşama" geliştiklerini öne süren evrim teorisi,
söz konusu DNA-enzim paradoksu tarafından kesin biçimde
yalanlanmaktadır. Çünkü DNA'nın ve enzimin de aynı anda
var olması gerekmektedir. Bu ise Allah'ın varlığının
apaçık delilidir.
EVRİM YALANININ SON SIĞINAĞI: MUTASYONLAR
Darwin, teorisini ortaya atarken, ne aynı tür içindeki
çeşitliliğin nedenini, ne de kendi uydurmalarından biri
olan, "bir türün başka bir türe değiştiği" iddiasının
mantığını açıklayamamıştı. Açıklayamazdı da çünkü Darwin'in
DNA'dan haberi yoktu. Darwin ne genetik, ne biyomatematik,
ne de mikrobiyoloji biliyordu. Bu bilim dalları Darwin'in
yaşadığı dönemde var olmadığından zaten bunları bilmesine
de imkan yoktu. O, sahip olduğu imkanlar ile değişik
hayvanları kesmiş, iskeletlerindeki benzerliklerden
yola çıkarak bilimsel olmayan hayal mahsulü çıkarımlar
yapmıştı. Yukarıdaki bilim dalları henüz ortaya çıkmadığından
hücre hakkında bir çalışma yapmasına imkan yoktu.
Bugün gelişen teknoloji ile insanlar hücrenin sahip
olduğu kusursuz ve kompleks mekanizmalardan haberdar
oldular. Bunların tesadüfen veya zamanla kendi kendilerine
varolamayacakları da anlaşıldı. Zira, bu kompleks sistemin
bütün parçaları aynı anda, aynı yerde eksiksiz ve fazlasız
olarak ortaya çıkmış olması gerekiyordu. Dahası, sözünü
ettiğimiz bu sistem de binlerce farklı alt sistemlerden
oluşmaktaydı. Bu durumda, aynı anda, aynı yerde, eksiksiz
bir düzenin bir kerede var olmasının tek bir açıklaması
vardı: "Yaratılış". Böylelikle insanları, yaratılışı
inkar yoluyla Allah'ın yolundan çevirmek için ortaya
atılan evrim teorisinin ne kadar büyük bir yalan olduğu,
gelişen bilim ve teknoloji ile bir kez daha ispatlanmış
oldu.
Ancak, evrim bilimsel bir gerçek değil "Yaratılış"ı
inkar etme yanılgısına düşen bütün ideolojilerin dayandıkları
uydurma bir temeldi. Bu yüzden de ne pahasına olursa
olsun bu yalan sürdürülmeliydi. Çare bir başka yalanda
bulundu: "mutasyon".
Evrimciler, ilkel türlerin gelişmesinin ve farklı yeni
türlerin meydana gelmesinin mutasyonlar sonucunda gerçekleştiğini
öne sürdüler.
Mutasyon canlının DNA'sında dış etkilerle (kimyasal
maddeler, X ışınları, radyasyon) meydana gelebilecek
değişikliklerdir. Fakat bu değişiklikler hiçbir zaman
yeni bir türün oluşumuna imkan vermez; çünkü mutasyonlar
genetik bilgide meydana gelen eksilme veya yer değiştirmelerdir.
Yoksa genetik bilgiye yeni birşeyler ekleyemezler. Her
canlının genetik bilgisinde kendi türüne ait bilgiler
kaydedilmiştir. Dolayısıyla genetik değişiklik (mutasyon)
o canlı türünde var olan organ ve yapıların sayı, renk
ve biçimi üzerinde kısıtlı değişiklikler yapar. Canlıya
hiçbir şekilde yeni bir organ veya özellik kazandıramaz.
Kaldı ki mutasyonların % 99.9'u canlı için zararlı hatta
öldürücüdür. Geri kalan % 0.01'lik kısım ise etkisiz
ya da zararı ilk bakışta belirlenemeyen mutasyonlardır.
Genetik ve fizyolojik yapıları kasıtlı biçimde mutasyona
elverişli kılınmış virüsler dışında, mutasyonun yararlı
bir katkısı söz konusu bile değildir.
DNA vücut hakkında içerdiği bilgi ve bu bilgiyi saklamasındaki
tasarımla son derece gelişmiş bir yapıya sahiptir. Bu
kadar gelişmiş bir sisteme yapılacak bir dış müdahale
doğal olarak sistemi tahrip eder. Karmaşık mekanizmalı
bir alete yapılacak rastgele bir değişim aleti daha
gelişmiş bir yapıya getirmez, aksine bozar. Veya diğer
bir örnekle, bir deprem bir şehiri imar etmez, yıkar;
tıpkı mutasyonun DNA üzerindeki etkisi gibi.
Farzedelim ortada faydalı bir mutasyon olsun. Her faydalı
mutasyona karşı binlerce zararlı mutasyon olacak, genel
etki türlerin ölmesine veya dejenere olmasına yol açacaktı.
Bugün dünya ufak tefek mutasyona uğramış binlerce cins
hilkat garibesi ile dolu olmalıydı. İnsanların kimi
üç gözlü, kimi iki burunlu olarak yaşamalı, kediniz
beş bacaklı yavrular doğurmalıydı. Ama mutasyonlar zararlı
oldukları gibi aynı zamanda son derece nadirdirler;
işte bu yüzden hayatta hiçbir yerleri yoktur.
Mutasyonların sebep olacağı değişiklikler ancak Hiroşima,
Nagazaki veya Çernobil'deki insanların uğradığı türden
değişiklikler olabilir: Yani ölüler, sakatlar ve hilkat
garibeleri...
Nitekim evrimi kanıtlamak uğruna laboratuvarlarda radyasyona
maruz bırakılan deneklerde ulaşılan sonuç, bacakları
kafalarından çıkan meyve sineklerinden öteye gidememiştir.
Bugüne kadar gözlemlenmiş hiçbir yararlı mutasyon örneği
yoktur. Gözlemlenmiş tüm mutasyonlar zararlıdır.Bu durumu
Hayatın Kökleri kitabının yazarı Dr. Mahlon B. Hoagland
şöyle ifade etmiştir:
Hatırlayacaksınız, bir organizmanın
DNA'sında bir değişikliğin olması hemen her zaman onun
için zararlıdır; bir başka deyişle yaşamını sürdürebilme
kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım;
Shakespeare'in oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin
onları daha iyi yapması pek olası değildir. Temelinde
DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan
bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme
ihtimalini azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır.6
Günümüzün en tanınan evrimcilerinden
biri olan Richard Dawkins de kendisine bir röportaj
sırasında yöneltilen, "Bilinen bir yararlı mutasyon
örneği var mıdır?" sorusunu cevapsız bırakmakla kalmamış,
bu soruya evrime delil oluşturabilecek bir cevap verememesinin
kendisini ne kadar rahatsız ettiğini de tavırları ile
açıkça göstermiştir.7
Bu konuda dikkat çekilmesi gereken bir başka nokta
da, mutasyonların sonraki nesile aktarılması için yalnızca
üreme hücrelerinde meydana gelmesi gerektiğidir. Vücudun
herhangi bir hücresinde veya organında meydana gelen
değişim bir sonraki nesile aktarılmaz. Örneğin bir kadın
parmağını kaybedecek olsa, bebeği kaybetmeyecek, eksik
bir parmakla doğmayacaktır. Bin nesil boyunca her doğan
maymuna iki ayak üzerinde yürümek öğretilse bin birinci
nesil doğduğunda bu özellik yeni nesile geçmiş olmayacaktır.
Yine bir başka örnek olarak; bir türün sol kolunu on
nesil boyunca kesseniz, on birinci nesil yine kollu
olarak doğacaktır, kolun yok olması gibi birşey söz
konusu olamayacaktır.
Görüldüğü gibi mutasyonlar hiçbir şekilde canlılardaki
çeşitliliğin nedeni olamazlar. DNA'daki mükemmel dizilim
ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Ve bu yaratılış
üstün güç sahibi olan Allah'a aittir. Allah'ın kusursuz
yaratışı Kuran'da şöyle haber verilir:
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar,
gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi
de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz
şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur.
Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir. O, Hayy (diri) olandır.
O'ndan başka ilah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisine
halis kılanlar olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine
hamdolsun. (Mümin Suresi, 64-65)
Bu yaratılışı inkar edenlerin içinde bulunduğu durum
da yine Kuran'da haber verilmiştir:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk
edinmemiştir. O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış,
ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.
O'nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri
yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne
yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden
diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen bir takım ilahlar
edindiler. (Furkan Suresi, 2-3)
3. Denton Michael, "A
Theory in Crisis", s. 334
4. Frank B. Salisbury,
"Doubts About The Modern Synthetic Theory of Evolution", s.
336
5. Francis Crick,
Life Itself: It's Origin and Nature, New York, Simon&Schuster,
1981, s.88
6. Mahlon B. Hoagland,
Hayatın Kökleri, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 12. Basım,
Mayıs 1998, s.153
7. "Biological
Evidence of Creation: From a Fog to A Prince", "Keziah, American
Portrait Films, Cleveland, OH, 1998 |