MUCİZE MOLEKÜLLER
PROTEİNLER
İnsan kanında bulunan
hemeglobin proteinin üç boyutlu yapısı. Hemoglobin
hayati önemi olan oksijenin kan yoluyla hücrelere
taşınmasını sağlar. |
Proteinsiz bir yaşam mümkün değildir. Çünkü proteinler
hem vücudun temel yapıtaşlarıdır hem de insan yaşamında
son derece hayati öneme sahip olan enzim ve hormonların
yapılarını oluştururlar. Enzim ve hormonlar vücutta
belirli görevlerde ve reaksiyonlarda uzmanlaşmış karmaşık
protein molekülleridir. Bunlar vücut içerisindeki koordinasyonun
sağlanmasından temel hayat fonksiyonlarının sürmesine
kadar birçok önemli görevi yürütürler.
Bu bölümde proteinlerin olağanüstü yapılarını ve proteinlerden
oluşan bu mekanizmaların vücut içinde gerçekleştirdikleri
inanılması zor işlemleri inceleyeceğiz. Her an içimizde
bu işlemlerin milyarlarcasının gerçekleştiği düşünülürse,
insan vücudunun kavrama sınırlarının ötesinde kompleksliğe
sahip bir sistem olduğu daha iyi anlaşılır.
Proteinlerin yapısında 20 farklı cins amino asit yeralır.
Aslında doğadaki bu yirmi çeşit amino asitin farklı
sayılarda ve dizilişlerde sıralanmasından sonsuz çeşitlilikte
farklı protein türü meydana gelebilir. Proteinleri bir
zincire benzetirsek, amino asitler bu zincirin halkalarıdır.
Canlı varlıklarda bulunan protein türlerinin içerdikleri
amino asit sayısı 100 ile 3000 arasında değişir. Bir
proteini meydana getiren dizilimlerde, amino asitlerden
birinin rastgele çıkarılması, eklenmesi ya da sırasının
değiştirilmesi genelde proteinin tamamen işe yaramaz,
hatta zararlı hale gelmesine neden olur.
Oksihemoglobin adli proteinin
yapısı |
Amino asitlerin yer ve sayılarının yanısıra, bu amino
asitlerin oluşturduğu proteinin üç boyutlu geometrisi
de çok önemlidir. Amino asitler doğru sayı ve dizilimde
biraraya gelmekle kalmaz, belli noktalarda bükülerek,
proteinin görevini yerine getirebilmesi için sahip olması
gereken üç boyutlu biçimini de belirlerler. Bunu sağlamak
için bükülme noktalarındaki amino asitler, belli bir
açıda bükülmeye imkan verecek şekilde, diğerlerinden
daha zayıf bağlarla birbirlerine bağlanırlar. Eğer böyle
olmasa, tüm amino asitler birbirlerine eşit kuvvetlerle
bağlansalardı, dümdüz, vasıfsız ve işe yaramaz bir protein
zinciri oluşacaktı.
Oysa üç boyutluluk, proteinler için çok önemli bir
özelliktir. Özellikle enzimler, ancak sahip oldukları
üç boyutlu yapı sayesinde birtakım reaksiyonları yönetir,
denetler ya da hızlandırabilirler. Kısacası, doğru sayı
ve dizilim sağlansa bile, gereken geometrinin sağlanamaması
bir proteini işlevsiz hale getirecektir. Bunun sağlanması
içinse amino asitlerin arasındaki çekim kuvvetleri bile
akıl almaz bir kontrol ve hassasiyetle teker teker ayarlanmakta,
en ufak bir ayrıntı bile özel olarak belirlenmektedir.
Görüldüğü gibi tek bir protein molekülünün elde edilmesi
bile, sayısız işlem ve denetimler sonucunda gerçekleşebilmektedir.
Bugünün teknolojisiyle, bir protein molekülünü laboratuvar
şartlarında bile yapay olarak sentezlemek mümkün değildir.
Ancak evrimciler, her zamanki vurdumduymazlık ve körlükleri
içinde, böyle bir molekülün, ilkel dünya atmosferinde
tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmektedirler.
Şimdi, bir proteinin tesadüfen oluşabilme ihtimaline
ve bu imkansızlık karşısında evrimcilerin içine düştükleri
çaresizliğe bakalım.
"SONSUZDA BİR İHTİMAL"
Evrimin önde gelen savunucularından Rus bilgini A.
I. Oparin, "Origin of Life" (Hayatın Kökeni) isimli
kitabında proteinlerin tesadüfen oluşmasının mümkün
olamayacağını şöyle anlatmaktadır:
Her biri belirli şekillerde ve
kendisine has bir tazda dizilmiş bulunan binlerce karbon,
hidrojen, oksijen ve azot atomu içeren bu maddelerin
en basiti bile son derece kompleks bir yapıya sahiptir.
Proteinlerin yapısını inceleyenler için bu maddelerin
kendiliklerinden bir araya gelmiş olmaları, Romalı şair
Virgil'in ünlü "Aeneid" şiirinin etrafa saçılmış harflerden
rastgele meydana gelmiş olması kadar ihtimal dışı gözükmektedir.10
Her ne kadar evrim yanlısı bir görüşe sahip olsa da
bu ünlü bilim adamının yukarıdaki ifadesi kendi savunduğu
teoriyi tamamen geçersiz kılan bir itiraftır. Aynı zamanda
evrimcilerin çelişkili mantık yapısını ortaya koyması
açısından da dikkat çekici bir örnektir. Çünkü gerçekten
de bir proteinin tesadüfen meydana gelmesi yazarın dediği
gibi tamamen ihtimal dışıdır; ama evrimci bilim adamları
bunu görmelerine rağmen "tesadüfe" olan batıl inançlarından
taviz vermemektedirler.
Türkiye'nin tanınmış bilim adamlarından evrimci Prof.
Dr. Nevzat Baban, protein oluşumunda matematiksel olarak
tesadüfün imkansızlığını şu şekilde belirtmektedir:
Molekül ağırlığı 34.000 olan,
bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino
asitten yapılmış teorik bir protein molekülünün 10 üzeri
300 farklı yapısı bulunabileceği hesaplanmıştır. Bu
farklı şekillerden birer molekülün bir araya gelmesiyle
meydana gelecek kitlenin ağırlığı 10 üzeri 280 gramdır.
Halbuki dünyamızın tüm kütlesinin sadece 10 üzeri 27
gram olduğu düşünülecek olursa.... Yapısında, proteinlerin
bileşiminde bulunabilen 20 amino asit türünden hepsinin
yer aldığı 61 amino asitten yapılmış polipeptidin izomer
sayısı 5x10 üzeri 79 olduğu hesaplanır... buna göre
de kainattaki her atom başına yukarıda yapısını açıkladığımız
61 amino asitten oluşmuş polipeptid molekülünün izomerinden
6 tanesinin düşeceği anlaşılır.11
Baban'ın da ifade ettiği gibi, 61 amino asitten oluşan
küçük bir proteinin halkalarının rastgele dizilişleri
sonucunda ortaya çıkacak varyasyonları oluşturmaya evrendeki
toplam atom sayısı yetersiz kalmaktadır. Kaldı ki, ortalama
bir protein molekülü 61 değil, 400 amino asitten meydana
gelir. Bunun bir diğer anlamı da şudur: Evrendeki bütün
atomlar her işi bırakıp yalnızca bu proteini oluşturmak
için durmadan rastgele birleşseler, evrenin varoluşundan
bu yana geçen milyarlarca sene ve evrendeki tüm atomların
sayısı bir protein molekülünün "tesadüfen" oluşabilme
ihtimali için yetersizdir.
Kısacası, 400 amino asitten oluşan ortalama bir protein
molekülünün tesadüfen meydana gelmesi, tek kelimeyle,
imkansızdır. Dahası, canlılığın gelişiminde bir basamak
daha ilerlediğimizde, bu "imkansız" kelimesinin bile
yetersiz kaldığını görürüz. Çünkü tek bir protein hiçbir
şey ifade etmemektedir. Şimdiye kadar bilinen en küçük
bakterilerden biri olan Mycoplasma Hominis H 39'un bile,
600 çeşit proteine sahip olduğu görülmüştür. Bu durumda,
tek bir protein için yaptığımız üstteki ihtimal hesaplarını
600 çeşit protein üzerinden yapmamız gerekir. Bu durumda
karşılaşacağımız rakamlar, insan aklının alamayacağı
boyutlara ulaşır.
Bir tanesinin bile tesadüfen oluşması imkansız olan
bu proteinlerden ortalama bir milyon tanesinin tesadüfen
uygun bir şekilde biraraya gelip eksiksiz bir insan
hücresini meydana getirmesi ise, milyarlarca kez daha
imkansızdır. Kaldı ki hücrenin yapısında proteinlerden
başka karbonhidrat, lipit, su, elektrolitler (anyon
ve katyon) ve vitaminler bulunmakta ve hepsi birçok
farklı organelin içinde yapıtaşı ve yardımcı moleküller
olarak kullanılmaktadır.
Bu hücrelerden 100 trilyonunun tesadüfen oluşup, insanın
iç ve dış organlarını kusursuz olarak meydana getirecek
bir biçimde ve düzende birleşmesinin ne denli imkansız
bir şey olduğunu anlatmak için, ne yazık ki uygun bir
kelime bulmak mümkün değil.
Görüldüğü gibi evrim, yegane "açıklaması" olan tesadüf
iddiasıyla, değil hücre, hücredeki milyonlarca proteinden
tek birinin oluşumunu bile izah etmekten acizdir. Daha
protein safhasını bile çözmekten aciz olduğu halde hayatın
ve canlıların nasıl ortaya çıktığı konusunda senaryolar
yazmaya çalışan bir teorinin ciddiyeti ve güvenilirliği
ise ortadadır.
Canlılığın hangi aşaması ya da hangi parçası ele alınırsa
alınsın, söz konusu "tesadüf" iddiası bir "deli saçması"na
dönüşmektedir.
Örneğin, Levo (sol elli) proteinleri ele alalım.
Bütün amino asitlerin ana gövdesini bir karbon atomuna
bağlı hidrojen ve bir azot atomundan meydana gelen bir
bölüm teşkil eder. Bu gövdenin yapısı bütün amino asitlerde
tıpatıp aynıdır. Ancak bu gövdeye eklemlenen ve "R grubu"
adıyla anılan ek bir parça vardır ki, bu grup her amino
asitte farklıdır. Amino asite kendine has özelliğini
veren de bu R grubudur. R grubu atomları, yapı olarak
ana gövdenin sağ veya sol tarafında bulunabilir. Bunlardan,
R grubu sol tarafta bulunanlara L-levo (sol elli) amino
asitleri, sağ tarafta bulunanlara ise D-dextro (sağ
elli) amino asitleri adı verilir. Ve her iki çeşitin
de oluşma ihtimali % 50'dir. Aynı molekülün sağ-elli ve
sol-elli biçimlerine birbirlerinin "optik izomerleri"
adı verilir. Optik izomerlerin arasındaki fark, bir
cisim ile o cismin aynadaki görüntüsü arasındaki fark
gibidir. Aynı atomlardan, aynı parçalardan, benzer bir
düzende meydana gelmelerine rağmen bu moleküller, aynı
sağ el ile sol el gibi, üç boyutta simetrik bir yapıya
sahiptirler.
Cansız dünyada bu izomerlerden eşit miktarlarda (%
50-50 oranında) bulunur. Ve insan bedeninde kullanılan
20 temel amino asitten herbiri doğada levo ya da dextro
biçimlerinde bulunabilir.
Ancak yapılan incelemelerde şaşırtıcı bir gerçek ortaya
çıkmıştır: En basit organizmadan en kompleks organizmaya kadar
bütün bitki ve hayvanlardaki proteinler, sadece levo
amino asitlerinden meydana gelmişlerdir. Hatta bazı
deneylerde bakterilere dextro amino asitlerinden verilmiş,
ancak bakteriler bu amino asitleri derhal parçalamışlar,
bazı durumlarda ise bu parçalardan yeniden kendi kullanabilecekleri
levo amino asitlerini inşa etmişlerdir
Evrimciler, böyle özel ve bilinçli bir seçiciliği hiçbir
şekilde açıklayamamaktadırlar. Eğer canlılık rastlantılarla
oluşmuş olsa, bu seçiciliğin var olmaması gerektiğini
gösteren ortada yeteri kadar sebep vardır. Tabiatta
her iki cins amino asit de eşit miktarda bulunmakta
ve her iki gruptan da amino asitler, bir diğeriyle mükemmel
bir şekilde birleşme yapabilmektedir. Öyleyse, bütün
canlı organizmalardaki proteinlerin sadece levo amino
asitlerinden oluşması nasıl açıklanabilir?
Sizin de fark ettiğiniz gibi, proteinlerin bu yeni özelliği,
evrimcilerin "tesadüf" açmazını daha da içinden çıkılmaz
hale getirmiştir: Anlamlı bir proteinin meydana gelmesi
için az önce de anlattığımız gibi, yalnızca bunu oluşturan
amino asitlerin belli bir sayıda, kusursuz bir dizilimde
ve özel bir üç boyutlu tasarıma uygun olarak birleşmeleri
artık yeterli olmayacaktır. Bütün bunların yanında,
bu amino asitlerin hepsinin sol elli (levo) olanlar
arasından seçilmiş olması ve içlerinde bir tane bile
sağ elli amino asit bulunmaması da zorunludur. Bu da
tesadüf kavramını bir kez daha devre dışı bırakan bir
durumdur.
Bu durum evrimin gözü kapalı bir savunucusu olan Britannica
Bilim Ansiklopedisi'nde şöyle ifade edilir:
Aslında, yeryüzündeki tüm canlı
organizmalardaki amino asitlerin tümü proteinler gibi
karmaşık polimerlerin yapı blokları, aynı asimetri tipindedir.
Adeta tamamen sol-ellidirler. Bu, bir bakıma, milyonlarca
kez havaya atılan bir paranın hep tura gelmesine, hiç
yazı gelmemesine benzer. Moleküllerin nasıl sol-el ya
da sağ-el olduğu tamamen kavranılamaz. Bu seçim anlaşılmaz
bir biçimde, yeryüzü üzerindeki yaşamın kaynağına bağlıdır.12
Bir para milyonlarca kez havaya atılıp da, hep tura
geliyorsa, bunu tesadüfle açıklamak mı, yoksa, birinin
bilinçli bir şekilde havaya atılan paraya müdahale ettiğini
kabul etmek mi daha mantıklıdır? Cevap ortadadır: bilinçli
bir müdahale vardır. Ancak evrimciler, bu açık gerçeğe
rağmen, sırf Allah'ın canlılar üzerindeki hakimiyetini kabul
etmek istemedikleri için, tesadüfe sığınmaktadırlar.
Bu ise, az önce belirttiğimiz gibi, bir saplantıdan
başka birşey değildir.
Amino asitlerdeki sol-ellilik olayına benzer bir durum,
nükleotidler yani DNA ve RNA'nın yapıtaşları için de
geçerlidir. Örneğin canlı organizmalarda bulunan bütün
amino asitlerin tersine bunlar, yalnızca sağ-elli olanlarından
seçilmişlerdir.
Sonuç olarak; yaşamın kaynağının tesadüflerle açıklanmasının
mümkün olmadığı, baştan beridir incelediğimiz olasılık
hesapları ile kesin olarak ispatlanmaktadır: 400 amino
asitten oluşan ortalama büyüklükteki bir proteinin,
sadece L-amino asitlerden seçilme ihtimalini hesaplamaya
kalksak, 2 üzeri 400, yani 10 üzeri 120'de 1'lik bir
ihtimal elde ederiz. Bir karşılaştırma yapmanız için,
evrendeki elektronların sayısının bu sayıdan çok daha
küçük bir sayı, yaklaşık 10 üzeri 80 olduğunu da belirtelim.
Bu amino asitlerin gereken dizilimi ve işlevsel biçimi
oluşturma ihtimalleri ise, çok daha büyük rakamları
doğurur. Bu ihtimalleri de ekler ve olayı birden fazla
sayıda ve çeşitte proteinin oluşmasına uzatmaya kalkarsak,
hesaplar tamamen içinden çıkılamaz hale gelir.
Tüm bunların ardından, son bir hatırlatma daha yapmak
gerekiyor.
Yukarıda anlattığımız tüm imkansızlıkları bir an için
bir kenara bırakıp, yine de yararlı bir protein molekülünün
"tesadüfen" kendi kendine oluştuğunu varsayalım. Ancak
bu noktada da evrim bir kez daha batağa saplanır. Çünkü
bu proteinin varlığını sürdürebilmesi için, o anda içinde
bulunduğu doğal ortamdan yalıtılıp çok özel şartlarda
korunması gereklidir. Aksi takdirde, bu protein dünya
yüzeyindeki şartların etkisiyle parçalanacak ya da başka
amino asitler ve kimyasal maddelerle birleşerek özelliğini
kaybedecek, yararsız, hatta zararlı bir madde haline
dönüşecektir.
Buraya kadar anlattıklarımız, hayatın kökeninde, canlı
bir hücrenin meydana gelmesi için gerekli proteinlerin
oluşumunda, evrimci iddiaların kesinlikle çıkmazda olduğunu
ortaya koymuştur. O halde karşımızdaki tek gerçek şudur:
Tüm bu olağanüstü dengeleri kuran ve sistemin işlemesini
devam ettiren, gerekli tüm maddeleri gereken yerlerde
var eden ve böylece proteinleri yaratan sonsuz ilim
ve kudret sahibi olan Allah'tır.
CCCTGTGGAGCCACACCCTAGGGTTGGCCAATCTACTCCCAGGAGCAGGGAGGGCAGGAG
CCAGGGCTGGGCATAAAAGTCAGGGCAGAGCCATCTATTGCTTACATTTGCTTCTGACAC
AACTGTGTTCACTAGCAACTCAAACAGACACCATGGTGCACCTGACTCCTGAGGAGAAGT
CTGCCGTTACTGCCCTGTGGGGCAAGGTGAACGTGGATGAAGTTGGTGGTGAGGCCCTGG
GCAGGTTGGTATCAAGGTTACAAGACAGGTTTAAGGAGACCAATAGAAACTGGGCATGTG
GAGACAGAGAAGACTCTTGGGTTTCTGATAGGCACTGACTCTCTCTGCCTATTGGTCTAT
TTTCCCACCCTTAGGCTGCTGGTGGTCTACCCTTGGACCCAGAGGTTCTTTGAGTCCTTT
GGGGATCTGTCCACTCCTGATGCTGTTATGGGCAACCCTAAGGTGAAGGCTCATGGCAAG
AAAGTGCTCGGTGCCTTTAGTGATGGCCTGGCTCACCTGGACAACCTCAAGGGCACCTTT
GCCACACTGAGTGAGCTGCACTGTGACAAGCTGCACGTGGATCCTGAGAACTTCAGGGTG
AGTCTATGGGACCCTTGATGTTTTCTTTCCCCTTCTTTTCTATGGTTAAGTTCATGTCAT
AGGAAGGGGAGAAGTAACAGGGTACAGTTTAGAATGGGAAACAGACGAATGATTGCATCA
GTGTGGAAGTCTCAGGATCGTTTTAGTTTCTTTTATTTGCTGTTCATAACAATTGTTTTC
TTTTGTTTAATTCTTGCTTTCTTTTTTTTTCTTCTCCGCAATTTTTACTATTATACTTAA
TGCCTTAACATTGTGTATAACAAAAGGAAATATCTCTGAGATACATTAAGTAACTTAAAA
AAAACTTTACACAGTCTGCCTAGTACATTACTATTTGGAATATATGTGTGCTTATTTGC
ATATTCATAATCTCCCTACTTTATTTTCTTTTATTTTTAATTGATACATAATCATTATAC
ATATTTATGGGTTAAAGTGTAATGTTTTAATATGTGTACACATATTGACCAAATCAGGGT
AATTTTGCATTTGTAATTTTAAAAAATGCTTTCTTCTTTTAATATACTTTTTTGTTTATC
TTATTTCTAATACTTTCCCTAATCTCTTTCTTTCAGGGCAATAATGATACAATGTATCAT
GCCTCTTTGCACCATTCTAAAGAATAACAGTGATAATTTCTGGGTTAAGGCAATAGCAAT
ATTTCTGCATATAAATATTTCTGCATATAAATTGTAACTGATGTAAGAGGTTTCATATTG
CTAATAGCAGCTACAATCCAGCTACCATTCTGCTTTTATTTTATGGTTGGGATAAGGCTG
GATTATTCTGAGTCCAAGCTAGGCCCTTTTGCTAATCATGTTCATACCTCTTATCTTCCT
CCCACAGCTCCTGGGCAACGTGCTGGTCTGTGTGCTGGCCCATCACTTTGGCAAAGAATT
CACCCCACCAGTGCAGGCTGCCTATCAGAAAGTGGTGGCTGGTGTGGCTAATGCCCTGGC
CCACAAGTATCACTAAGCTCGCTTTCTTGCTGTCCAATTTCTATTAAAGGTTCCTTTGTT
CCCTAAGTCCAACTACTAAACTGGGGGATATTATGAAGGGCCTTGAGCATCTGGATTCTG
CCTAATAAAAAACATTTATTTTCATTGCAATGATGTATTTAAATTATTTCTGAATATTTT
ACTAAAAGGGAATGTGGGAGGTCAGTGCATTTAAAACATAAAGAAATGATGAGCTGTTC
AAACCTTGGGAAAATACACTATATCTTAAACTCCATGAAAGAAGGTGAGGCTGCAACCAG
CTAATGCACATTGGCAACAGCCCCTGATGCCTATGCTTATTCATCCCTCAGAAAAGGAT
TCTTGTAGAGGCTTGATTTGCAGGTTAAAGTTTTGCTATGCTGTATTTTACATTACTTAT
TGTTTTAGCTGTCCTCATGAATGTCTTTTC...
(Şekil 2.6) Beta-globin geninin DNA şifreleri. Betaglobin geni kanda oksijen taşıyan hemoglobin geninin parçalarından birisini oluşturur. Şifreler tıpkı Türkçe yazılmış bir makale gibi soldan sağa okunmalıdır. Bu şifrelerden tek birinin bile hatalı olması üretilecek proteini tamamen işe yaramaz hale getirecektir. Yüzbinlerce proteinin tek bir tanesini oluşturan parçalardan yalnızca birisinin genetik şifresi, yukarda görüldüğü gibi son derece komplekstir. İnsan vücudunun tamamı için bu şifrelerden milyarlarcası gereklidir. Böylesine mükemmel bir bilgi, onu yaratan bir akıl olmadan asla var olamaz. |
ENZİMLER
Vücudumuzun içinde her saniye birçok karmaşık olay
meydana gelmektedir. Bunlar o kadar ayrıntılıdırlar
ki, hemen her aşamalarında, bütün karmaşayı denetleyen,
düzeni sağlayan, ve olayları hızlandıran "süper denetleyiciler"in
müdahalesine ihtiyaç duyulur: Enzimler... Her canlı
hücre, herbiri kendi özel işini yapan, örneğin besin
maddelerini parçalayan, besinlerden enerji üreten, basit
moleküllerden zincir yapımını sağlayan ve bunlar gibi
sayısız işler yürüten binlerce enzim bulundurur.
 |
1- Enzim etkileyiceği maddenin
üzerine şekilde temsil edildiği gibi tam
olarak oturur.
2- Enzim tepkimeye gireceği
maddeye uygun şekilde üç boyutlu olarak
kusursuz yaratılmıştır. Tıpkı anahtar ile
anahtar deliğinin uyumu gibi.
3- Madde üzerinde yapılması
gerekli işlemleri yapar ve her basamakta
ATP enerjisi kullanır.
4- Etkilediği maddeyi yepyeni
yapıya soktuktan sonra kendisi bu işlemden
hiç etkilenmeden yeni bir tepkimeye tekrar
hazır hale gelir. Şekiller enzim ile etkidiği
madde arasındaki uyumun anlaşılabilmesi
için verilmiştir. |
|
Eğer bu enzimler olmasa, en basitinden en karmaşığına
kadar hemen hiçbir fonksiyonunuz çalışmaz, ya da dururcasına
yavaşlardı. Sonuç her iki halde de ölüm olurdu. Nefes
alamaz, birşey yiyemez, sindiremez, göremez, konuşamaz
kısaca yaşayamazdık.
Enzimlerin olayları hızlandırmasını günlük hayattan
bir örneğe uyarlayabiliriz. Eğer "enzimsiz" kalma gibi
bir durumla karşılaşılsa; normal şartlarda okunması
birkaç saniye sürecek bir cümleyi okumak, yaklaşık on
yıl sürerdi. İşte enzimler vücuttaki tepkimeleri en
az bu örnekteki kadar hızlandırmaktadırlar. Enzimlerin,
protein sentezinden, enerji üretimine kadar hücrenin
bütün fonksiyonlarında hayati bir önemi vardır.
Bir enzim heksokinaz ve
etkidiği madde arasındaki üç boyutlu kusursuz
uyumu gösteren şekil. hekokinaz enzimi ATP
molekülünü ADP'ye ve ADP'yi ATP'ye çevirir. |
Enzim değişime uğratacağı
molekül üzerine bir kalıp gibi kapanır. |
Enzim parçaları
birbirinden ayrılır ve molekül değişime
uğramış bir şekilde ortama bırakılır. |
|
Enzimle etkilediği madde arasındaki ilişki, anahtarla
kilit arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Enzim ve onun
birleşeceği madde, üç boyutlu karmaşık bir geometride
birbirlerine kenetlenirler.(şekil 5.3) Her ikisi de birbirlerine
tam bir uyum gösterecek şekilde özel olarak yaratılmışlardır.
(şekil 5.4) Dahası, bu uyum çok etkileyici bir hız içinde işler.
Bu hız o kadar baş döndürücüdür ki, bir enzim bazen
bir saniyede 300 maddeyle belirli bir sıraya uygun olarak
teker teker birleşir, o maddeyi istenen forma sokar,
sonra da ayrılır. (şekil 5.5)
Kısacası, hücre enzimler sayesinde yaşamaktadır. Ancak
enzimler de hücrede üretilmektedir. Her hücre kendi
ihtiyacı olan enzimi, gerekli gördüğü miktarda, kendisi
üretir.
 |
Yeşil kısımlar: Enzimi
Kırmızı kısımlar: molekülü sembolize etmektedir.
Enzim etkidiği iki farklı molekülü birbirine
kenetler ve yeni bir molekül inşa eder.
Reaksiyon sonunda enzim kendi yapısını tamamiyle
koruyarak yeni molekülleri etkilemek üzere
hazır hale gelir. Enzim ile molekül arasındaki
ilişki sonderece kısa sürer. |
|
Bütün bunlar, bir insanın aklında sorular
uyandırmalıdır: Bir hücre nasıl olur da bir şeyi gerekli
görebilir, ihtiyacını nasıl hesaplar? Birçok karmaşık
işi yapan, bir robottan daha hızlı çalışan enzim denilen
makineleri hücre kendisi mi tasarlamıştır? Bu planı
yapan akıl nerededir?
Bilinçli bir insanın varacağı cevap da bellidir. Tüm
bunlar, "hücre" adı verilen mikroskobik yapının ve onun
içindeki daha küçük parçaların eseri olamazlar. Gerçek
çok açıktır: Bütün bunlar Allah'ın "..herşeyi
birbiriyle uyumlu olarak, çelişki ve uygunsuzluk olmaksızın
yaratması..." (Mülk Suresi, 3) sonucunda gerçekleşmektedir.
HORMONLAR
Çok hücreli organizmalar olan hayvanlar ve insanlar
farklı yapı ve görevleri olan hücrelerden meydana gelmişlerdir.
Vücudun bütünlüğü, bu hücreler arasındaki karmaşık fakat
son derece uyumlu ilişkilere bağlıdır. İnsan vücudundaki
100 trilyon hücre sanki birbirlerini tanıyormuşçasına
hareket ederler. Kendilerine ayrılmış özel görevleri,
sonuna kadar, hiçbir ihmal ve gevşeklik göstermeden
yerine getirirler. İşte bu mükemmel koordinasyonda hormon
denilen mesaj taşıyıcılar hücrelere emir taşımakla görevlidirler.
Vücudun büyümesi, üremenin düzenlenmesi, vücuttaki iç
denge, sinir sistemindeki koordinasyon ve daha birçok
işlem hormonların ilgili hücrelere ulaştırdıkları mesajlar
sonucunda gerçekleşir. Görünmez bir akıl, hormonlar
vasıtasıyla hücrelere emirlerini bildirir. Sizin haberiniz
bile olmadan içinizde muhteşem bir emir-komuta sistemi
oluşturulmuştur.
Bu büyük akıl, yine sizin bilginiz dışında içinizdeki
herşeyi kontrol altında tutar. Bu sistemde sizin hiçbir
söz hakkınız yoktur. Örneğin vücudunuzun büyümesi: Siz
ne kadar isteseniz de boyunuzu olduğundan fazla uzatamazsınız.
Ne yaparsanız yapın içinizdeki hücrelere "bölünün, çoğalın
ve beni büyütün" gibi bir emir veremezsiniz. Ancak hücreler,
sizin için belirlenmiş olan boyu ve vücut şeklini bilirler
ve o belirli şekle ulaşıncaya kadar çoğalarak vücudu
büyütürler. Sonra da tam gerektiği anda büyümeyi durdururlar.
Elbette hücreler bunları kendi akıl ve iradeleri ile gerçekleştiremez. Onlara bu kusursuz emir komuta zincirini ilham eden ve görevlerini eksiksizce yerine getirmelerini sağlayan Yüce Allah'tır.
ESRARENGİZ KONTROL
Vücudunuz üzerindeki denetimsizliğinizi bir başka örnekle
gösterelim.
İnsan derisinden,o deriyi
oluşturan hücrelere, hücrelerden hücre içindeki
herhangi bir organele, bu organelin zarından,
bu zarın üzerindeki proteinlere ve bu proteinleri
oluşturan moleküllere kadar, her aşamada Allah'ın
mutlak hakimiyeti ve kontrolü vardır. Kimi zaman
kendisinin Allah'a karşı bağımsız gören insanoğlu
eğer kendi yaratılışını incelerse, Allah'ın bu
hakimiyetini çok daha iyi görür. |
Kandaki şeker miktarının belirli limitler içinde olması
insan yaşamı için zorunludur. Ama günlük hayatta şekerli
gıdalar yerken bu hassas dengenin hesabını siz yapamazsınız
elbette. Ancak "sizin adınıza" bu hesap yapılır. Kanınızdaki
şeker miktarı yükseldiğinde pankreas adı verilen organınız
insülin denilen özel bir madde salgılar. Bu madde karaciğer
ve vücuttaki diğer hücrelere kandaki fazla şekeri geri
çekip depolamalarını emreder. Kandaki şeker oranı, böylece
hiçbir zaman tehlikeli bir düzeye çıkmaz.
Şimdi isterseniz bir deneme yapın. Kendi kendinize
emir verin ve başta karaciğerinizdekiler olmak üzere
vücudunuzdaki hücrelere "kanımdaki şekeri geri çek"
komutunu verin. Onlar da sözünüzü dinleyip şeker depo
etmeye başlasınlar!...
Şüphesiz böyle bir şey yapamazsınız.
Bırakın onları kontrol etmeyi, günlük hayatta sizin
ne pankreastan ne insülinden ne de karaciğerden haberiniz
olmaz. Kanınızdaki şekerin yükseldiğini fark etmezsiniz,
hatta önünüze farklı şeker oranları olan iki şişe kan
konulsa aradaki farkı anlayamazsınız. Bunun için laboratuvarlara,
gelişmiş aletlere ihtiyacınız vardır. Ama hiçbir zaman görmediğiniz ve bilmediğiniz bazı hücreleriniz,
kandaki şekeri bu laboratuvar ve aletlerden daha hassas
şekilde ölçer ve ne yapılması gerektiğine karar verirler.
Sonra gerekli tedbirler alınır, hücreler kandaki şekeri
tanıyıp, ayırt edip, yakalarlar. Yediği bir pasta yüzünden
kısa bir sürede şeker krizine girip ölmesi işten bile
olmayan insan, bu mükemmel sistem sayesinde hayatta
kalır.
Peki bu mükemmel sistemi kime borçludur?
Her zamanki gibi evrimciler bu sistemin evrim süreci
içinde "tesadüfen" oluştuğunu iddia ederler.
Ancak bu iddiayı kabul etmek akıl ve mantık çerçevesinde
mümkün gözükmemektedir; çünkü evrimin diğer iddiaları
gibi bu da tek kelimeyle bir safsatadır.
Evrim, insan vücudunun milyonlarca yıllık bir süreç
içinde bugünkü haline geldiğini öne sürer. Bu, şu demektir:
İnsan bedenindeki organların bir kısmı, bir zamanlar
yoktu, ancak daha sonra evrimleşerek oluştu. Bu durumda,
kandaki şeker dengesini kontrol eden pankreasın ve onun
salgıladığı insülinin de evrimin aşamalarından birinde
oluştuğunu varsaymamız gerekir.
Ancak bu elbetteki evrimciler açısından bir mantık
hezimetidir. Çünkü pankreasa ve insüline sahip olmayan
bir insan bedeninin yaşamını sürdürmesine olanak yoktur.
Pankreası olmayan bir yarı-insanın milyonlarca yıl önce
dünya üzerinde gezindiğini varsayalım. Başına ne gelirdi?..
Cevap basittir; bulduğu ilk şekerli gıdadan, örneğin
bir şeker kamışından bolca yerdi ve hemen oracıkta şeker
komasına girerek ölürdü. Aynı şey, tüm öteki hemcinslerinin
de başına gelir, hepsi, nedenini anlayamadan, şeker
komasından ölürlerdi.
Biz yine de bir kısmının çok "bilinçli" bir diyet yaparak-aslında
bu mümkün değildir, çünkü yediğimiz besinlerin çok büyük
kısmında şeker vardır-hayatta kaldığını varsayalım.
O zaman şu soruyla karşılaşırız: Acaba bu "insanın sözde ataları",
pankreasa ve insüline nasıl sahip oldular?
Acaba günlerden bir gün bir tanesi çıkıp; "artık bu
şeker sorununu çözmemiz gerek, iyisi mi midenin altında
bir yere bir organ koyalım da bu organ kandaki şekeri
dengeleyen bir hormon salgılasın" mı dedi? Ve sonra
kendisini zorlayarak midesinin altında gerçekten de
bir pankreas mı oluşturdu? İnsülinin nasıl bir formüle
sahip olması gerektiğini hesaplayıp sonra da bu formülü
pankreasa mı öğretti?
Yoksa, günlerden bir gün, çok "başarılı" bir mutasyon
oldu da, bu pankreası olmayan sözde yarı-insan canlılardan birinin
DNA'sındaki bir bozulma sonucunda, ortaya birden bire
tüm mükemmel fonksiyonlarıyla bir pankreas ve insülin
hormonu mu çıktı?.. Ancak böyle bir mutasyonun oluşması
mümkün değildir; çünkü önceki bölümlerde de belirttiğimiz
gibi mutasyonların böyle yararlı etkileri yoktur.Üstelik
böyle bir olayın meydana geldiğini varsaysak bile yine
de bu, söz konusu yarı-insanları hayatta tutmak için
yeterli olamazdı. Çünkü bir de, kandaki şeker oranını
sürekli olarak kontrol altında bulunduracak, gerektiğinde
pankreasa insülin salgılama komutu yollayacak, gerektiği
kadar insülinin salgılanmasından sonra da "dur" emri
verecek bir karar mekanizmasının beynin bir köşesinde
bir başka "tesadüf" sonucunda oluşması gerekiyordu.
"Evrimsel mantık" ile düşünülmüş olan bu iki "açıklama"
da elbette mantıksızdır. Evrimcilerin inancı ise tam
bu anlattığımız şekildedir. Ancak bunun ne denli büyük
bir yalan olduğunu kendileri de bildiklerinden, bu konuları
gündeme getirmemeyi ve mümkün olduğunca geçiştirmeyi
tercih ederler.
Evrimsel mantıkların insülin örneğinde açıkça ortaya
çıkan bu sefaleti, bizi tek bir sonuca ulaştırır: İlk
insanın da aynen bizimki gibi bir pankreası vardı. Bu
organın "evrimleşmiş" olması hiçbir şekilde mümkün değildir.
Kuşkusuz insülin örneği, vücuttaki diğer yüzlerce organ,
binlerce hormon, yüzlerce farklı sistem ve sayısız işlem
için de kullanılabilir. Çünkü vücudun içinde, en az
insülin kadar, hatta daha da hayati binlerce hormon
ya da enzim vardır. Bunların her biri, insanın yaşamı
için "olmazsa olmaz" şartlardır ve çoğu insülin dengesinden
çok daha karmaşıktır. Örneğin kan basıncını (tansiyonu)
ayarlayan sistem, pankreas sisteminden çok daha kompleks
hesaplar ve işlemler içermektedir.
Aslında vücudun hangi organına bakılsa, aynı durumla
karşılaşırız. Böbrekleri olmayan bir insan, en fazla
üç gün yaşar. Akciğeri olmayan ise bir-iki dakikadan
fazla dayanamaz. Sindirim sistemi olmayan, hatta yalnızca
ince bağırsağı eksik olan bir insanın bir hafta yaşaması
mucize olur. Karaciğer, iki yüze yakın fonksiyonu ile
eksikliğine bir iki saat dayanılabilecek bir organdır.
Kalbin yokluğuna, üç-beş saniyeden fazla karşı konulamaz.
Beyni söylemeye artık herhalde gerek yok.
Bu organların hiçbiri, "evrim süreci" içinde "aşama
aşama" gelişmiş olamazlar. Hiçbir insan vücudu, kendisine
"mutasyon sonucu" bir böbrek edinmek için milyonlarca
yıl bekleyemez. Dolayısıyla, ortada kesin bir gerçek
vardır. O da ilk insanın, bizim bugün sahip olduğumuz
vücut yapısının aynısına sahip olduğudur. Yani tüm canlıların hakimi olan Allah insanı, kusursuz ve eksiksiz bir bedenle birlikte yaratmıştır.
İnsan için geçerli olan bu durum, kuşkusuz tüm diğer
canlılar için de geçerlidir. Dünya üzerinde gezen ilk
kaplanla bugünkü arasında hiçbir fark yoktur. Fil, balina,
kartal ya da yılan, Allah onları ilk kez ne şekilde yaratılmışlarsa,
halen öyledirler.
BİLİNMEYEN UĞRUNA HARCANAN HAYAT
Daha önce değindiğimiz ve evrim için kesin bir çıkmaz
oluşturan insülin, vücut içindeki hormonlardan yalnızca
biridir aslında. Diğer hormonlara şöyle bir baktığımızda
ise, en az insülin kadar çarpıcı 'delil' lerle karşılaşırız.
Hücreler ürettikleri bazı enzimleri ve hormonları kendileri
kullanmayıp dış ortama gönderirler. Bunlar, hücrenin
tanımadığı ve hiçbir zaman bilemeyeceği kadar uzaktaki
bambaşka hücreler tarafından kullanılır. Mesafe o kadar
uzaktır ki, hücrenin boyutu düşünüldüğünde ürettiği
maddenin aldığı yol bizim boyutumuzda binlerce kilometre
ile ifade edilebilir. Hücre büyük bir özen ve zahmetle
ürettiği maddelerin nerede ve nasıl kullanıldığını bilmez.
Ama bu bilinmeyen amaç uğruna, ne işe yaradığını bilmediği
karmaşık ürünleri bütün hayatı boyunca üretmeyi sürdürür.
Örneğin beyinin hemen altında bulunan hipofiz adlı
bezdeki hücrelerin ürettikleri özel bir hormon, böbrek
faaliyetlerini düzenler. Hipofizdeki bir hücre, böbreğin
nasıl birşey olduğunu, neye ihtiyaç duyacağını bilemez.
Peki hiç bilmediği ve hayatı boyunca da bilemeyeceği
bir organ olan böbreğin yapısına tam uygun özelliklerde
bir maddeyi nasıl üretebilir? Bu sorunun tek cevabı, kuşkusuz Allah'ın hipofiz bezini bu işi yapabilmesi için yaratmış olduğudur.
Hücredeki bu "bilinmeyen amaca yönelik" hormon üretimini
bir örnekle açıklayabiliriz: Yüzlerce insanın bir fabrikada
oturup bütün hayatları boyunca çok önemli bir elektronik
aletin özel ve karmaşık bir devresini yaptıklarını düşünün.
Ama bu insanlar bir kez olsun ne bu aleti görmüşlerdir,
ne de ne işe yaradığını bilirler. Hatta bu insanlar
yaşadıkları fabrikanın dışında hiçbir şey görmemişlerdir.
Bütün hayatlarını adayıp, binbir zahmetle ürettikleri
bu karmaşık devreleri fabrikanın dışına bırakırlar.
Birileri de bu devreleri alıp binlerce kilometre ötedeki
bir başka fabrikada yeni bazı parçalarla birleştirip,
söz konusu aleti oluştururlar. Birinci fabrikadakiler,
hayatlarını neye adadıklarını bile bilmeden, hiç yorulmadan,
kusursuz bir itaatle yirmi dört saat çalışmaktadırlar.
Böyle bir fabrikanın nasıl oluştuğu sorusuna ise tek
bir cevap verilebilir: Şüphesiz, her iki fabrikayı da
tanıyan ve yöneten bir irade, belli bir iş bölümü tasarlamış
ve birinci fabrikaya yalnızca söz konusu elektronik
devreyi üretme görevi vermiştir. Bu üretimin nasıl yapılacağını
da çok ayrıntılı bir biçimde tarif etmiş, öğretmiştir.
(Çünkü ortaya konan ürünün tümünü bilmeyen birinci fabrikanın,
kendi kararıyla böyle bir üretim gerçekleştirmesi mümkün
değildir).
İşte enzim ve hormon üreten hücreler de aynı şekilde
çalışırlar. Hiçbir zaman bilemeyecekleri bir yer için
sürekli üretim yapar, tüm hayatlarını buna feda ederler.
En ufak bir bencillik, bıkkınlık ya da kapris yapmazlar,
çünkü onlara öyle öğretilmiş, daha doğrusu o işi yapacak
şekilde yaratılmışlardır. Evrendeki herkes ve herşey
gibi onlar da alemlerin Rabbi olan Allah'ın emrine boyun
eğmişlerdir. Başka seçenekleri de yoktur. Bir ayette,
bu boyun eğmişlik şöyle ifade edilir:
... Göklerde ve yerde her ne varsa
O'nundur, tümü O'na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri
ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir
işin olmasıa karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o
da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)
10. A. I. Oparin, Origin
of Life, s.132-133
11. Prof. Dr.
Nevzat Baban, Cerrah Paşa Tıp Fakültesinden Protein Biyokimyası
S. 32
12. (Fabbri Britannica
Bilim Ansiklopedisi, Cilt:2, sayı:22, S.519) |