HÜCRE ZARI
Başlangıçta bilim çevrelerinde, en küçük canlı birimi
olarak hücre kabul edilmekteydi. Ancak daha sonra, hücreyi
çevreleyen ve hacim olarak ondan çok daha küçük olan
hücre zarı araştırmacıların karşısına adeta yeni bir
canlı türü olarak çıktı. Çünkü hücreyi çepeçevre saran
bu zar bir canlının, dahası şuurlu bir canlının, yani
insanın temel özelliklerinden olan karar verme, hatırlama,
değerlendirme gibi özellikler göstermekteydi. Peki 1
mm'nin yüzbinde biri kalınlığındaki bir zar bu özelliklere
nasıl sahip olmuştu?
Hayatımız boyunca farkında olmadan yaşadığımız bu zardan
100 trilyon tanesi her an vücudumuzda kararlar almakta
ve şu an dahi bunları uygulamaktadır.
 |
Kalınlığı milimetrenin
yaklaşık yüzbinde biri kadar olan hücre
zarının fosfolipit yapısı. |
|
Hücre zarı hücrenin çevresini sınırlayan bir örtüdür.
Ama görevi sadece hücreyi sarıp kuşatmak değildir. Bu
zar, hem komşu hücrelerle iletişimi ve bağlantıyı sağlar,
hem de en önemlisi, hücreye giriş çıkışı çok sıkı bir
şekilde denetler. O kadar incedir ki sıradan mikroskopla
değil ancak elektron mikroskobuyla ayırt edilebilir.
Yapısının çift taraflı yağ tabakası ve tabaka üzerinde
yer yer bulunan proteinlerden oluştuğu tesbit edilmiştir.
Sadece canlı özelliği göstermekle kalmayıp bu zar, sahip
olduğu üstün karar verme yeteneği, hafızası ve gösterdiği
akıl yüzünden hücrenin beyni olarak kabul edilir. Şimdi,
yağ ve protein gibi şuursuz moleküllerden oluşan bu
ince örtünün başardığı işleri, yani kendisine "canlı"
ve "akıllı" dedirten özelliklerini inceleyelim.
İlk olarak bu kadar işi başarabilen hücre zarının yapısına
bir göz atalım. Zar çift taraflı, hem içe hem dışa doğru
dönük yağ moleküllerinden oluşan uçsuz bucaksız bir
duvara benzer. Bu yağ parçacıklarının arasında hücreye
girişi ve çıkışı sağlayan kapılar ve zarın dış ortamı
tanımasını sağlayan algılayıcılar vardır. Bu kapılar
ve algılayıcılar protein moleküllerinden yapılmıştır.
Hücre duvarının üzerinde yer alırlar ve hücreye yapılan
tüm giriş ve çıkışları titiz bir biçimde denetlerler.
KONTROL KİMDE?
Hücre zarının ilk görevi hücrenin organellerini sararak
bir arada tutmasıdır. Ancak bundan çok daha karmaşık
bir iş daha yapar; bu organellerdeki işlemlerin ve hücrenin
yaşamının devam edebilmesi için gerekli maddeleri dış
ortamdan temin eder. Hücrenin dışındaki ortamda sayısız
kimyasal madde vardır. O, bunların içinden hücrenin
ihtiyaç duyduklarını tanır ve yalnızca onları içeri
alır. Son derece ekonomiktir; hücrenin ihtiyaç duyduğu
miktardan fazlasını kesinlikle içeri almaz. Bu kadarla
da kalmaz; bir yandan da hücrenin içindeki zararlı artıkları
anında tesbit eder ve hiç zaman kaybetmeden dışarı atar.
Zarın bir diğer görevi de, beyinden veya vücudun çeşitli
bölgelerinden hormonlar vasıtasıyla taşınan mesajları
anında hücrenin merkezine ulaştırmaktır.
Belli ki, bu işleri yapabilmesi için hücre içindeki
bütün faaliyetleri ve gelişmeleri bilmeli, gerekli veya
fazla olan maddelerin listesini çıkarmalı, stokları
kontrol altında tutup, üstün bir hafıza ve karar verme
yeteneğine sahip olmalıdır.
Acaba hangi "tesadüf" böyle "akıllı" bir yağ birikintisini
meydana getirebilir?...
Tüm evrim teorisini tek başına bir anda çökerten bu
sorunun daha da ötesinde bir soru soralım; Sözünü ettiğimiz
işlemler sırasında ortaya çıkan "akıl", zara ait olan
bir akıl mıdır?
Dikkat edin; bu saydıklarımızı yapan bir bilgisayar
veya robot değil, yalnızca hücrenin etrafını çeviren,
yağdan oluşan ve üzerinde yer yer protein bulunan bir
örtüdür. Bu kadar karmaşık işi hatasız yapabilen hücre
zarında bir düşünme merkezi veya beyin de aramaya kalkmayın.
Bulamazsınız. Çünkü, adı üzerinde kendisi sadece bir
'zar'dır.
İşte, hiçbir düşünme kabiliyeti olamayacak böyle bir
yapıda bu kadar üstün özellikler sergileyen Allah'ın,
insanlara kendi varlığını kanıtlayan bu kadar açık bir
delil daha sunması, göz göre göre O'nu inkar edenleri
bir kez daha mazeretsiz bırakmaktadır.
HÜCRENİN KAPILARI
Hücre zarında bazen bir pompa bazen de bir kapı gibi
çalışan mekanizmalar vardır. Bunlar hücrenin ihtiyacı
olan maddeleri tanıyıp, seçip, büyük enerji harcayarak
bu maddeleri hücre içine sokarlar. Bu tek cümleyle söylenip
geçilebilecek bir şey değildir, çünkü bu işlem sırasında
birçok mucize daha gerçekleşir. Bu transferlerdeki birçok
olayın sırrı halen çözülememiştir. Hücrenin yaşamını
devam ettirmesi için zarlardan geçmesi gereken maddeler
arasında elektron ve hatta fotonlar, monatomik protonlar,
ionlar, su gibi küçük moleküller, amino asit ve şeker
gibi orta boy moleküller, proteinler ve nihayet DNA
gibi makromoleküler yapılar bulunur. Bazen kapının kendisinden
çok daha büyük bir molekül yüksek enerjiler harcanarak,
birçok enzimin yardımıyla son derece özenli bir şekilde
hücrenin içine alınır. Bazen geçirilecek madde geçeceği
kapıya göre o kadar büyüktür ki, bu iğne deliğinden
halatın geçirilmesine benzer. Geçişin sağlanması için
delik önce genişletilir, sonra yine eski haline döndürülür.
Bu işlem esnasında, ne kapıya, ne geçen maddeye, ne
de hücreye hiçbir zarar verilmez.
HÜCRENİN YUTMASI
Pinositoz ve Ekzopinositoz; Hücre, kendi zarından kesecikler
oluşturur. Bu kesecikler sayesinde depolama ve ulaştırma
işleri yapılır. Pinositoz denilen işlemde hücre zarı
bir miktar içeri gömülür, oluşan çukurun içine hücre
dışında bulunan moleküller girer. Bu çukur içeri doğru
iyice çekilerek hücre içine alınır ve bir kesecik oluşturulur.
Bir anlamda hücre ihtiyacı olan maddeleri yutar.
Ekzopinositoz denilen işlemde ise hücre, kendi içinde
bir kesecik oluşturur. Artık maddelerle doldurduğu bu
keseciği hücre zarından dışarı atar. Böylece keseciğin
taşıdığı maddeler dış ortama bırakılmış olur.
KUSURSUZ UYUM VE İŞBİRLİĞİ
Vücuttaki trilyonlarca hücre birbirleriyle akıl almaz
bir işbirliği içindedir. Örneğin saç tellerinizin hepsinin
beraber uzamalarının nedeni kafa derisi hücrelerinin
uyumundandır.
İşte bu hassas ilişki, hücre zarında bulunan ve diğer
hücrelerle ilişkileri sağlayan özel proteinler ve kancalara
benzeyen uzantılar sayesinde olur. Bu mekanizmalar henüz
insan anne karnında bir cenin halinde iken oluşmaya
başlar. Bölünme sırasında bazı hücreler bilinmeyen bir
şekilde aniden farklı proteinler üretmeye başlarlar.
Bu farklı üretimin sonucunda hücreler arasındaki yapısal
farklılıklar ortaya çıkar. Bu değişimden hücre zarı
da etkilenir ve dış yüzeyinde kancamsı uzantılar oluşur.
Bu uzantılar sayesinde ancak kendi cinslerinden olan
hücrelere tutunabilirler. Böylece milyarlarca benzer
hücre biraraya gelerek organları oluştururlar.
Söz konusu kancaların neden ve nasıl oluştukları sorusu
ise evrim teorisinin bir başka açmazıdır. Çünkü, bir
kez daha görülmektedir ki; ortada bilinçli bir yaratılış
vardır.
ORGANİZE 100 TRİLYON İŞÇİ:
Bir otomobil fabrikasının nasıl çalıştığını düşünelim.
Fabrikadaki sözgelimi bin işçinin hepsinin disiplin
ve uyum içinde çalışması gerekir. Bu organizasyonu sağlamak
için birçok denetleme sistemi ve emir-komuta zinciri
kurulmuştur. Her bölüm kendisinden istenen parçayı üretir.
Örneğin bir yerde motor parçaları, başka bir bölümde
ise kapılar yapılır. Herkes, hangi ürünün nerede kullanılacağını
bilir. Herşey kontrol altındadır.
Ancak açıktır ki, eğer aynı fabrikaya, araba üretiminden
hiç haberi olmayan, alabildiğine cahil bin kişi konursa
ve bunlardan neyi nasıl üreteceklerini kendilerinin
bulması istenirse büyük bir kargaşa ve kaos ortaya çıkar.
Buna karşın insan vücudunda bin değil, 100 trilyon
"işçi" büyük bir uyum içinde çalışır. O halde bunlar,
bir fabrikadaki işçilerden çok daha bilinçli ve eğitimli
olan hücrelerdir. Yalnızca kendi içlerindeki mucizevi
işlemler değil, birbirleri arasındaki koordinasyon da
aynı derecede göz kamaştırıcıdır. Birbirlerini zarlarındaki
tanıma sistemleriyle tanırlar. Mide hücresi mide hücresini,
saç hücresi saç hücresini tanır.
Kaçınılmaz sorular yine karşımıza çıkmıştır: İki zar
birbirini nasıl tanır? Bu işçileri kim eğitmiştir? Nasıl
olur da büyük bir sadakatle görevlerini yaparlar?
100 trilyon hücrenin her biri vücut için kendisinden
istenileni yapar. Peki her hücre her an ne yapması gerektiğini
nereden bilir? Örneğin bölünmenin olması istenen bölgedeki
hücrelere beyin "bölün" emri verir. Bunun için salgılanan
hormon denilen özel elçiler vardır. Her hormon ilgili
hücreye giderek beynin mesajını iletir. Elçi, hücreye
geldiğinde mesajını hücre zarında bulunan algılayıcı
proteine bildirir. Protein aldığı mesajı, merkeze bildirir.
Hücre de bu emri anlar, karar alıp buna göre harekete
geçer.
Peki yine size soralım; bir yağ denizinin üzerindeki
protein adasının verilen emri anlaması, bunu hücrenin
merkezine bildirmesi, hücrenin bu emre itaat etmesi
ve ömrünü nerede kullanılacağını bilmediği bir maddeyi
üretmeye adaması sıradan bir bilgi olarak karşılanabilir
mi? Elbette karşılanamaz.
Üstelik biraz önce de belirttiğimiz gibi zar üzerinde
bulunan yüzlerce geçiş noktası, algılayıcılar, kontrolörler
hepsi birbirlerinden haberli olarak, büyük bir uyumla
hareket ederler.
Oysa bunların hepsi bilinçsiz proteinlerdir. Hücre
zarının bu saydığımız özelliklerini kendi kendine elde
etmediği, bu sistemin başka biri tarafından yaratıldığı
açıkça ortadadır.
Böyle bir sistem elbette ki bir amaçla yaratılmıştır.
Bundaki amaç, insanın kendisini yaratan sonsuz merhamet
ve şefkat sahibi Allah'ın varlığını daha iyi anlayabilmesidir.
Vicdan ve akıl sahibi bir insan, bu delilleri görür
ve Allah'ı daha iyi tanır. Kuran'da, müminlerin söz
konusu bakış açısı şöyle anlatılır:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında,
gece ile gündüzün ardarda gelişinde temiz akıl sahipleri
için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken,
yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin
yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) "Rabbimiz,
Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin
azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 190-191)
SICAK SAVAŞ, YAKIN TEMAS
İnsan vücudunun bağışıklık sisteminde gözle görülmeyen
büyük bir savaş yaşanır. Bu savaş her gün, her dakika,
hatta her saniye sürmektedir. Çatışma, vücudu koruyan
hücrelerle vücuda dışardan giren mikroplar ve virüsler
arasında olur. Savaşın en şiddetli geçtiği an, yakın
temas durumudur.
Fagositoz olarak adlandırılan
olayda makrofaj çok sayıdaki bakteriyi yutmak
için uzanıyor |
Bu yakın temas anında bazı özel savunma hücrelerinin
zarları önemli bir role sahiptirler. Savaşın ön saflarında
görev yapan bu hücreler, her türlü yabancı maddeyi yakalayıp
yutmakla görevlidirler. Bunu da zarları sayesinde yaparlar.
Savunma hücrelerinin zarları vücuda girmiş olan zararlı
yabancı maddeleri tesbit ederler. Zarın uzantıları gerektiği
zaman uzayarak bakterileri, mikropları yakalar. Düşman
yakalandıktan sonra da zarın içinden geçirilerek, hücre
tarafından yutulur. Hücre zarı bu savaşta düşmanı tanımış,
yakalamış ve yutmuştur. Hücre, düşmanı sindirir ve açığa
çıkan maddeleri tekrar kullanarak vücuda yararlı hale
getirir. Bazen de özel bazı hücreler yabancı maddeye
yapışır ve onu hareketsiz kılarlar. Böylece düşmanı
savaşçı hücrelere deşifre ederler. Bu savaşın basamakları
elbette burada yazıldığı kadar yalın değildir. Her basamakta
haber alma, değerlendirme, ve arşivleme gibi üstün "istihbarat"
tekniklerinden yararlanılır.
Görüldüğü gibi ortada son derece kompleks bir savaş
mekanizması ve son derece üstün bir teknoloji İşlemektedir.
İnsan aklının, şu ana kadar ulaştığı son gelişmelerle
bile bir taklidini üretemediği bu mekanizma binlerce
yıldır aynı mükemmellikte çalışmasını sürdüregelmektedir.
Öyleyse ne gibi bir sonuca varmalıyız? Acaba mikroskopla
bile zor görülebilen ve büyük bölümü yağ moleküllerinden
ibaret olan hücre zarı, insanoğlundan daha mı akıllıdır?
Yoksa bu zar da, en üstün, en akıllı olduğunu iddia
eden insan da, kendilerinden çok daha üstün bir aklın
kendilerine ilham ettiklerini mi yerine getirmektedirler?
İşte gerçek budur ve bunun aksini iddia eden birisi
hücrenin aklının kendi aklından daha üstün olduğunu
da kabul etmek zorundadır.
Bazı kimseler de bütün olayı beyne bağlayıp, "işte
emirleri veren bir beyin var, herşeyi o idare ediyor"
gibi bir çıkarım yaparak kendilerince bütün olayların
açıklamasını yakaladıklarını zannederler. Bu basit mantıkla
büyük bir sırrı çözdüğüne inanan kişi, gerisini artık
düşünmeye gerek duymaz. O an için rahatlamıştır. Kendisini
rahatsız eden vicdanını bir süre için bastırmıştır.
Daha fazla kurcalarsa yine içinden çıkamayacağı sorularla
karşılaşacağını anlar: "Beyin denen bu organ da aynı
hücrelerden meydana gelmiyor mu? "Beynin verdiği emirleri
beyindeki bu mikroskobik yağ ve protein yığınları mı
kararlaştırıyor? Eğer öyleyse beynin hangi hücreleri
emir veriyor? Yoksa bir kısmı biraraya gelip ortak kararlar
mı alıyorlar? Bu akılsız, şuursuz hücreler biraraya
gelince birdenbire, haber alma, karar verme, emir verme
gibi soyut kavramları nereden öğreniyorlar ve kusursuzca
uygulamaya başlıyorlar?..
 |
Makrofajlar vücudun savunma
sisteminde ön saflarda savaşan askerlerdir.
Kandaki her türlü yabancı maddeyi yutar
ve sindirirler. Diğer bir görevleri düşmanla
karşılaştıklarında yardımcı T hücrelerini
olay yerine çağırmaktır. Soldaki fotoğrafta
bir makrofaj, uzantısının yardımıyla bir
bakteriyi yakalamaya çalışırken görülüyor.
Yukardakinde ise makrofaj vücuda giren yağ
damlacıklarını yutmaya çalışıyor. |
 |
|
İnsan daha tek bir hücre halindeyken ve ortada beyin
diye birşey yokken, bu hücrenin bölünmesini, bölünen
hücrelerin farklılaşmasını, aralarındaki akıl almaz
koordinasyonu hangi beyin yönetiyor? Annesinin beyni
mi? Oysa annenin kanı bile bebeğinkiyle karışmıyor...
Diyelim yine kanaati gelmedi. Peki, dış döllenme yoluyla,
daha tek bir hücre halindeyken gelişimine kavanozda
başlayan bir "tüp bebek" emirleri hangi beyinden alıyor.
Ya da tavuğun üstüne oturup ısıttığı döllenmiş bir yumurta,
minik bir civciv olana kadar hangi beyin tarafından
yönetiliyor? Tek bir hücreden civcivi ya da insan yavrusunu
beyniyle birlikte yaratan başka bir gizli beyin mi var?...
İşte inkarcı insan düşünmeye başladığında bu gibi sorularla
karşılaşacağını ve sonunda yine karşısında Allah'ın
apaçık varlığını ve üstün yaratışını bulacağını anlar.
Bu yüzden olayları derinlemesine ve geniş bir perspektifle
düşünmekten sürekli kaçar.
Çünkü inkarın mantığı sürekli olarak Allah'la karşılaşmaktan
kaçmaya, O'nu hatırlatan, O'na götüren, O'nun varlığını
ispatlayan herşeye gözünü kapamaya ve O'nun yerini dolduracağını
sandığı en ufak bir ihtimale bile can havliyle sarılmaya
dayanır. Bu nedenle Allah'ı tanımayan inkarcı, ister
istemez kendi yaratılışını, varlığını ve yaşamının devamını
trilyonlarca hücreye, hatta bunları da oluşturan moleküllere
ve atomlara bağlamaktadır ya da diğer deyimle bütün
bunların sayısı kadar ilahlar edinmiştir.
Yukarıda anlattığımız kusursuz koordinasyonu sağlayan
ve kaynağını görünürde hiçbir yerde bulamadığımız emirlere
gelince, bu emirlerin nereden ve niçin geldiği bir ayette
şöyle bildirilmektedir:
Allah, yedi göğü ve yerden de onların
benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan
iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini
ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz,
öğrenmeniz için. (Talak Suresi, 12)
|