ANNE KARNINDAKİ
GELİŞİM
Herkesin hayatında çok ilginç bir olay mutlaka vardır.
Fakat bu olay ne kadar ilginç olursa olsun başımızdan
geçen ve şu an çoğu kimsenin farkında bile olmadığı
büyük maceraya göre çok daha basittir. O olayın başladığı
gün, hayatınızdaki en önemli gündür. Okula başladığınız
gün, işe girdiğiniz gün, evlendiğiniz gün, ve bunlara
benzer bütün günlerden çok daha önemli bir gündür. O
gün, "bölünmeye" başladığınız gündür.
Yeni döllenmiş yumurta
hücresi ve üzerindeki spermler. |
Şu an kaç yaşınızda olursanız olun, şu anın tarihinden
yaşınızı ve yaklaşık dokuz ayı daha çıkartırsanız o
bölünme gününe ulaşırsınız. O tarihte siz tek bir hücreden
ibarettiniz. Annenizin karnında yeni döllenmiş tek bir
yumurta hücresi, şu an "ben" dediğiniz şeyi oluşturuyordu.
Derken bölündünüz, iki yeni hücre oldunuz. Sonra yine
bölündünüz, dört hücre oldunuz. Bu bölünmeniz hızla
devam etti. Bir süre sonra -adına embriyo denen- bir
et parçası oldunuz. Sonra kemikleriniz, damarlarınız,
kalbiniz, deriniz, gözünüz, kulağınız, iç organlarınız
oldu. Bir süre sonra kalbiniz atmaya başladı. Görür,
işitir, hisseder, konuşur ve düşünür oldunuz.
Ve bunların hepsi, gözümüzle bile göremediğimiz bir
hücrenin bölünmeye başlaması sonucunda ortaya çıktı.
Yeryüzünde yaşayan canlıların hepsi, insan bedeninden bir ata, file ya da bir sivrisineğe kadar hepsi,
bir zamanlar tek bir hücreden ibaretlerdi. Ama her seferinde
o tek bir hücre bölünerek çoğaldı ve sonuçta o ilk hücreden
100 milyon kat daha büyük, 6 milyar kat daha ağır olan
insanlar dünyaya gözlerini açtılar.
İNSANA "ŞEKİL VE SURET" VERİLMESİ
Üstteki satırlarda sözünü ettiğimiz "bölünme" süreci,
kuşkusuz basit bir iş değildir. Bölünerek çoğalmanın
gerçekleşmesi için, ilk hücrenin kendinin kopyasını
yapması, bu kopyaların da sıraları gelince bölünüp benzer
kopyalar üretmeleri, böylelikle zamanla aynı hücreden
milyonlarca kopya meydana gelmesi gerekir. Fakat tüm
bu süreç, göründüğünden daha karmaşık ve esrarengizdir.
Çünkü bölünme sürecinin bir aşamasında, kopyalanan hücrelerden
bazıları nereden geldiği anlaşılamayan bir emirle diğer
kardeşlerinden farklılaşmaya ve tümüyle değişik bir
yapı kazanmaya başlarlar. Bu şekilde, ortak bir ana
hücreden gelen hücreler, bölünme süreci içinde zamanla
farklılaşıp ayrı ayrı dokuları ve organ sistemlerini
meydana getirirler. Kimi ışığa karşı duyarlı göz hücrelerini,
kimi karaciğer hücrelerini, kimi sıcağı, soğuğu ya da
acıyı algılayan sinir hücrelerini veya ses titreşimlerini
hissedecek hücreleri oluştururlar.
Peki nasıl böyle bir işbölümü oluşmaktadır; bir hücre,
kendi kendine göz hücresi olmaya karar veremeyeceğine
göre, bu karar kime aittir?
Bu hücrelerin sahip oldukları DNA, yani genetik bilgi
aynıdır. Aradaki fark ise ürettikleri proteinlerdedir.
Farklı proteinleri üreten iki hücre, yapı olarak da
farklılaşır. Bu kardeş hücreler aynı hücreden oluştukları,
aynı genetik bilgiye sahip oldukları halde nasıl olur
da birden farklı proteini üretip farklı yapı ve özellikler
sergilemeye başlarlar? Tamamen birbirlerinin kopyası
oldukları halde birbirlerinden farklı proteinler üretmeleri
emrini kim vermiştir?
Kuşkusuz tüm bu sorular açıkça
bir yaratılışın var olduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim
Kuran'da, bizlere insanın yaratılışı şöyle açıklanır:
Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan
yarattık. Sonra onu bir su damlası olarak, savunması
sağlam bir karar yerine yerleştirdik. Sonra o su damlasını
bir alak (embriyo) olarak yarattık; ardından o alak'ı
(hücre topluluğu) bir çiğnem et parçası olarak yarattık;
daha sonra o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık;
böylece kemiklere de et giydirdik; sonra bir başka yaratışla
onu inşa ettik. Yaratıcıların en güzeli olan Allah,
ne Yücedir. (Müminun Suresi, 12-14)

a)Dört haftalık embriyo, yedi milimetre
boyunda.
b)Embriyo beşinci haftanın sonunda
|

c)Embriyo dokuzuncu haftasında.
d)Embriyo
onaltıncı haftasında |
|
İşte insan hücrelerinin bölünme süreci sırasında mükemmel
bir hesap ve uyumla insan bedenini oluşturmalarının
sırrı, üstteki ayetlerde anlatılan yaratılış sırrından,
Allah'ın sonsuz gücünden kaynaklanmaktadır. Her hücre,
Allah'ın kendisine ayırdığı görevi yerine getirmekte,
O, kendisine "Ol" emri ile neyi olmayı emrettiyse, o
hale gelmektedir. Bu nedenledir ki, insanın vücudu,
Allah'ın iradesi ile, hiç bir iradesi olmayan hücreler
tarafından kusursuz olarak meydana getirilir. Hücreler
bölünerek çoğalır ve eksiksiz bir insan burnu, eli,
göz kapağı ya da böbreği meydana getirirler. Gerektiği
kadar çoğalır, tam zamanında da dururlar. Bu hücrelerin
kontrolsüz bir şekilde çoğalmaya devam etmemeleri, örneğin
insan burnunu bir fil hortumu kadar yapmamaları, üzerlerindeki
kontrolün apaçık göstergesidir. Yani bu bilinçsiz varlıkların
hummalı bölünmesi sonucunda, ortaya hem iç organları
hem de dış görünümü açısından kusursuz bir insan çıkması,
Allah'ın sonsuz kudredinin delillerindendir.
İnsanı yaratan irade bu hücrelere ait değildir. Yaratan
ancak Allah'tır ki, tüm evreni kendine boyun eğdirdiği
gibi, insan bedenindeki en küçük parçayı da emrine boyun
eğdirmiştir. Nitekim, Kuran'da da şöyle buyrulur:
Şüphesiz, yerde ve gökte Allah'a hiç
bir şey gizli kalmaz. Döl yataklarında size dilediği
gibi suret veren O'dur. O'ndan başka ilah yoktur; üstün
ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Ali İmran
Suresi, 5-6)
Bir başka ayette, insanlara şöyle bildirilmektedir:
Allah, yeryüzünü sizin için bir karar,
gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi
de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz
şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz Allah budur.
Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir. (MüminSuresi, 64)
18 hafta sonunda embriyonun
boyu 18 cm. ye ulaşır. |
Başka ayetlerde ise Allah, şöyle buyurmaktadır:
Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan
Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni
yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni
bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib
etti. (İnfitar Suresi, 6-8)
İnsan apaçık bir biçimde Allah tarafından yaratılmıştır.
Her nereye baksa, bu yaratılmışlığın izlerini görebilir.
Oysa, insanın zihnini bulanıklaştıran ve onu bu büyük
gerçeğe karşı kör eden, üstteki ayette bildirildiği
gibi "aldatıp-yanıltan" bir şeyler vardır. Evrim, işte
bu "aldatıp-yanıltıcı"ların önde gelenlerindendir. Ancak
evrenin en büyük gerçeğini reddetmeye çalışan bu teori,
canlılığın her aşaması ele alındığında, doğal olarak
bir kez daha çökmektedir.
Üstte değindiğimiz hücre bölünmesi süreci de bunların
biridir. Evrimin ısrarlı savunucularından Alman bilim
adamı Hoimar von Ditfurth, anne karnındaki esrarengiz
gelişmeden şöyle bahseder:
Tek bir yumurta hücresinin bölünmesinin,
nasıl olup da birbirlerinden öylesine farklılaşmış sayısız
hücrenin doğuşuna yol açtığı, bu hücreler arasında kendiliğinden
olan iletişim ve işbirliği, bilim adamlarının akıl erdiremediği
olayların başında gelmektedir. Bugün olup biteni az
çok açıklayabilecek kuramsal çatılar oluşturulsa da,
olay bütünüyle bir sorular yumağından oluşmaktadır.13
Von Ditfurth, evrimin hezimetini gizlemek için gerekli
"kuramsal çatılar"ın varlığı gibi anlamsız bir ekleme
yapsa da, olayın evrim tarafından asla açıklanamadığını
kabul etmek zorundadır. Evrimin diğer önde gelen savunucuları
da, tek bir hücrenin gelişerek farklı farklı organ ve
dokuları oluşturup 100 trilyon hücreli bir insan haline
gelmesini açıklayamamakta, bu mucizeyi evrimin karanlık
bir noktası olarak tanımlamaktadırlar.
HAYATİ KARAR
Üstte, hücrelerin bölünme ve farklılaşma sürecinden
ancak çok kaba hatlarıyla söz ettik. Gerçekte olay çok
daha karmaşık ve detaylıdır.
Bölünme sonucunda birbirinin aynısı iki hücre oluşur.
O iki hücre de büyüyüp bölünecek, birbirinin kopyası
olan dört hücre oluşacak ve bu süreç böyle devam edecektir.
Eğer bu "normal" süreç devam etse, anne karnından bir
bebek değil, büyükçe bir et parçası çıkacaktır.
Oysa bazı bölünmelerden sonra, yapı ve görev açısından
birbirlerinin kopyaları olmaları gereken hücrelerden
birinde adeta bir anahtar çevrilir. Ve hücre bölünmeye
devam etmek yerine birden, kendi yapısını belirleyecek
özel bir protein üretmeye başlar. Diğer hücre ise ikiz
kardeşinin aksine birşey üretmez ve bölünmeye devam
eder. Ondan dört beş bölünme
sonra oluşan hücrelerden biri yine birden farklılaşır.
O da bambaşka bir protein üretmeye başlar. Böylece aynı yapıdaki hücrelerden, birbirinden farklı özelliklere sahip yüzlerce hücre oluşur. (şekil 7.5)
Evrimcilerin kastettiği "bilim", tüm bu olayları gözlemleyebilir,
ama mantığını açıklayamaz. Evrimcilerin varlığını kabul
etmek istemedikleri bir İrade, zamanı geldiğinde hücreye
bölünmesini veya farklılaşmasını emretmektedir. Buna
karşın, kitabın başında değindiğimiz uzaktan kumandalı
araba örneğinde olduğu gibi, evrimci gözlemlediği bu
sürece saçma bazı "açıklamalar" getirir. Bu olaylara
"tabiat mucizesi" adını vermek gibi.
Farklılaşma sürecinde hücreler adeta görevlerini biliyormuşçasına
hareket ederler. Sadece ürettikleri proteinler değil,
kendi şekilleri de ilerideki görevlerine uygun olarak
farklılaşır. Sinir hücresi olacak hücreler, elektrik
sinyallerini iletebilmelerine imkan verecek şekilde,
uzantılı bir yapı kazanırlar. Eklem hücreleri ise basınca
dayanıklı olan küresel şekli seçerler.
Kemik hücreleri de diğerleri gibi yine embriyo aşamasında
oluşur. Sıradan bir görünüme sahip bazı hücrelerde,
ortada hiçbir görünür neden yokken kalsiyum birikmeye
başlar ve bu sayede son derece sert bir doku gelişir.
Bu sert doku olağanüstü güçlüdür, kilolarca ağırlığı
ömür boyu taşıyabilecek nitelikte yapılmıştır. Kırıldığı
zaman kendini yeniden onarabilir. Kendisine denk dayanıklılıktaki
bir maddeye göre çok daha hafiftir. İçindeki boşluklar
hem hafif hem de esnek ve dayanıklı olmasını sağlar.
Eğer kemiğin içinde bu boşlukların esneme payı olmasa
en ufak bir darbede kırılırdı. Günümüzün modern inşaatlarında
kullanılan "kafes sistemleri" kemikteki bu mükemmel
yapının basit bir taklidinden başka bir şey değildir.
Bunlar kemikte olduğu gibi, hem dayanıklılığı, hem de
esnekliği sağlarlar.
kırmızı kan hücreleri

kılcal damarlar |
ÖNCEDEN BİLİNEN AN-GELECEĞİ GÖRMEK
Anne karnında zaman içinde meydana gelen farklı hücrelerin
embriyo geliştikçe birbirlerine ihtiyaçları olduğu ortaya
çıkar. Kas hücrelerinin kendilerine oksijen taşıyacak
kırmızı kan hücrelerine ihtiyaçları vardır. Kırmızı
kan hücrelerinin de var olmak için kemik iliği hücrelerine
ihtiyaçları vardır.
Ama embriyonun gelişim evresinde ne kullanabileceği
kası, ne de kasa ihtiyacı olacağı bir ortam vardır.
Ne de o kan hücrelerini taşıyabileceği bir dolaşım sistemi
vardır. Şu hale anne karnındaki "et parçası" geleceği
görmekte, ileride karşılaşacağı ortama, ihtiyacı olacağı
özelliklere göre gerekli malzemenin üretimini çok önceden
düşünüp yapmaktadır. Böyle bir üretimin yapılabilmesi
için hücrenin bilgi deposu olan DNA'daki gerekli bilgilerin
dosyaları (genleri) önceden bilinen bir anda açılmalıdır.
Böylesine üstün bir zaman planının hücreler tarafından
yapılamayacağı, sistemin hücre içinde programlanmış
olarak hazır bulunduğu açıktır. Ve elbette her programın
bir programlayıcısı olduğu gibi, hücre içinde programlanmış
olarak hazır bulunan bu sistemin sahibi herşeyin Yaratıcısı
olan Allah'tır.
HÜCRENİN ZAMAN VE MEKAN PLANI
İnsan vücudunun gelişimini bir binanın inşasına benzetmiştik.
Binanın yapımında olduğu gibi hücrenin yapımında da
belli bir plan izlenir. Fakat organizmanın inşası için
sadece bir inşaat planı da yetersizdir. Aynı zamanda
hangi işin ne zaman, hangi sırada yapılacağını gösteren
bir zamanlama planına da ihtiyaç vardır. İnşaatın nerede
ve ne zaman başlayacağını ve planın tek tek parçalarının
hangi zaman sırasına göre yapılacağını bildiren projeler
yoksa, en iyi plan bile bir işe yaramaz. Bir binada
temelden başlayıp, duvarlar bittikten sonra en son çatıyı
yerleştirmemiz gerektiğini biliyoruz. Ama elektrik ve
su tesisatı tamamlanmadan da sıvaya geçemeyiz. Daha
duvarlar örülürken, sonradan elektrik kablolarının ve
su borularının içinden geçebileceği uygun boşluklar
bırakılması gerekir.
Nitekim her inşaatta tıpatıp uygulanan bir inşaat planının
yanı sıra, detaylı bir zaman düzenlemesi de vardır.
İnsanın inşaası ve hücreler için de böyle bir planlama
gereklidir. Ancak hücrelerde hangi planın diğerinden
daha önce gerçekleştiği konusunda hemen hemen hiçbir
şey bilinmemektedir. Hücrenin, elindeki planın hangi
bölümünü ne zaman devre dışı bırakması gerektiğini ve
bunu kimin kontrol ettiğini de biyologlar henüz bulamamışlardır.
Bazı genler, yani her özelliğe ve organa ait dosyalar,
tam gerektiği anda ve doğru zamanda engellenirken, kimileri
üzerindeki kilitlerin nasıl olup kalktığı, baskıcı genler
ile baskıyı ortadan kaldıran genleri harekete geçiren
komutları kimin verdiği, bilimadamlarına göre tamamen
karanlıkta cevap bekleyen sorulardır.

Gözün retina tabakasında bulunan çubuk ve koni
hücreleri. Bu hücreler retinaya gelen görüntüyü,
elektrik sinyallerine çevirerek beyne gönderir. |
Gözle görülmeyen bir otorite genlerin doğru zamanda
ve doğru yerde, nasıl, ne zaman harekete geçmeleri gerektiğini
belirlemektedir. Böylece de her hücre uzmanlaşacağı
dalda üretime başlayarak, ihtiyacı olan proteinleri
elde eder. Örneğin deri hücreleri, keratin denilen özel
bir protein yönünden zengindirler. Keratin, deriye özel
korunma yeteneğini veren proteindir. Kas hücreleri myosin
denilen bir proteinle sarılmıştır. Bu proteinin özel
yeteneği, bir eş proteinle etkileşip uzunluğunu değiştirebilmesidir.
Böylece kas liflerinin kasılmasına yol açar. Beyin hücreleri
ise elektrik iletmeye yardımcı proteinler içerirler.
Diğer bütün uzmanlaşmış dokuların hücreleri, hücrenin
özel karakterini belirleyen kendilerine özgü proteinleri
üretirler.
Böylece bazı hücreler deri hücresi olmak için keratin
üretmeye, diğerleri kas hücresi olabilmek için myosin
üretmeye başlarlar. Aslında, bütün hücrelerdeki DNA'larda
hem keratin hem de myosin için gerekli tüm genler bulunur.
Bir başka deyişle, genler kullanıma hazır olarak beklerler.
Ancak deri hücrelerinde keratin için gerekli olan genler
kullanılırken, myosin ile ilgili genler atlanır. Mesajcı
RNA'yı üreten enzim, DNA'dan yalnızca keratin ile ilgili
genleri bulup okur ve onları hücrenin üretim merkezi
olan ribozoma götürür. Bu sayede hücre, myosin ya da
kendisiyle ilgisiz başka herhangi bir protein değil,
keratin üretir. Artık, başka herhangi bir hücre değil,
deri hücresi haline gelmiştir. Kas hücrelerinde ise
DNA'nın miyosin üreten geni okunur, keratinle ilgili
gen atlanır.
Embriyo gelişimi sürerken, DNA, programlı bir sıralama
ile genlerinin her birini sırası geldikçe kullanmalı,
diğerlerini de devre dışı bırakabilmelidir. Belli türden
bir hücre oluşumu yüzlerce protein gerektirir. Diğer
bir deyişle, bu hücrelerde birçok gen kullanılırken,
çok daha fazlası da (başka hücrelerin uzmanlaştığı proteinleri
kodlayan genler) devre dışı bırakılır. DNA bütün genlerle
birlikte, bu genlerin ne zaman işe koşulacağını ne zaman
devre dışı bırakılacağını da bilmelidir. Eğer DNA'nın
bu kontrolü olmasa, yani hücrelerin ihtiyaçları olan
genlerin yanı sıra, istenmeyen diğer genler de harekete
geçse, beden, birbirine girmiş farklı cins hücrelerden
oluşan bir et topuna dönecektir.
Sonuçta yine aynı gerçekle karşı karşıya kalırız. Ortada
muhteşem bir plan ve akıl varken, görünürde böyle bir
akla sahip olabilecek hiç bir varlık yoktur. Bu durumun
bize gösterdiği gerçek şudur: Tüm bu planın ve olağanüstü
sistemin sahibi alemlerin Rabbi olan Allah'tır ve O'ndan
başka İlah yoktur.
MUCİZE YOLCULUK
Anne karnındaki gelişme sırasında, milyarlarca hücreden
her birinin kendisine ait olan yere yerleşmesi lazımdır.
Bunun için hücreler, embriyo içinde oluştukları yerden
ait oldukları yere doğru, akıllara durgunluk veren bir
yolculuk yaparlar. Buna "hücre göçü" denir. Bu yolculuk
sırasında gidilecek adresin doğruluğu kadar zamanlama
da çok önemlidir. Annenin karnındaki bu gelişim sırasında
milimetrenin yüzde biri kadar yapılabilecek küçük bir
yer hatası, veya saniyenin yüzde biri kadar bir sürede
yapılacak zamanlama hatası; ayakları kafadan, kulakları
göğüsten çıkartabilir. Ancak sistem öyle mükemmel işlemektedir
ki; hiç bir hata yapılmaz.
Hücreler gidecekleri yere kadar embriyo içinde uzun
bir yolculuk yapar, bu yolculukta da özel bir yol takip
ederler. Gidecekleri yere ulaştıklarında gittikleri
yeri tanıyıp burada dururlar. Yani milyarlarca hücre,
gidiş yollarını, gidecekleri yerleri önceden bilirler
ve dahası, yola çıkmaya, ait oldukları yere gelince
de durmaya karar verirler. Bütün bunların sonucunda,
örneğin, hiçbir zaman mide hücreleri ile karaciğer hücreleri
birbirlerine karışmaz. Mükemmel çalışan iç organlar,
kollar, bacaklar, yani insan vücudundaki organlar karışıp
bir et yığını haline gelmezler. Başlangıçtaki et parçası
böylece, yavaş yavaş insan şeklini alır. Tüm bu olaylar
sırasında en ufak bir karışıklık ve düzensizlik meydana
gelmez.
Bu olayda göç eden hücrelerin ve ulaştıkları yerde
tutunacakları hücrelerin birbirlerini adeta tanımaları
söz konusudur. Örnek olarak, sinir sistemi gelişirken
milyonlarca nöronun (sinir hücresi) birbirleriyle bağlantılarını
yapabilmek için eşlerini bulma çabasında oldukları gözlemlenmiştir.
Eşlerini bulmakla da kalmaz, meydana getirecekleri organın
son şeklini ve yapısını oluşturacak muhteşem bir mühendislik
tasarımı içinde kusursuz olarak birleşirler. Örneğin
beyin hücreleri, aralarındaki gerekli bilgi iletişimini
sağlayacak yaklaşık 120 trilyon elektrik bağlantısı
kurarlar. Bu, bir eşine daha rastlanmamış akıl almaz
elektronik donanımda tek bir bağlantı hatası ya da kısa
devrenin nelere malolabileceğini tahmin etmek pek güç
değildir.
Trilyonlarca hücrenin birbirleriyle uyum içinde hareket
ettiklerini, ve yine trilyonlarca hücrenin içinde hatasız
bir hesap ve planla eşlerini bulduklarını söyledik.
Oysa hiçbir şekilde düşünme, planlama, yolunu bulma
gibi yetenekleri olmayan hücrenin böyle bir karmaşanın
içinden tek başına çıkması ve yolunu bulup doğru yere
ulaşması imkansızdır. Belli ki ona yolunu gösteren,
gitmesi gerektiği yere ulaştıran, herşeyi kontrol ve
hakimiyeti altında bulunduran bir gücün rehberliği sayesinde
hareket etmektedir. Bu yüzden yolunu şaşırması, sapması,
yanlış yere gitmesi, eşlerini karıştırması gibi bir
durum söz konusu değildir.
GELİŞMEDEKİ AKIL ALMAZ UYUM
Anne karnındaki gelişmede gözlemlediğimiz diğer bir
mucize de orantılı yani organların aynı zamanda, aynı oranda büyümeleridir.
Her organın kendisi için belirlenmiş bir büyüklüğü
vardır. Bu büyüklüğe hiç bir eksik ya da fazla olmadan
ulaşılabilmesi içinse, gelişmenin zamanlaması çok iyi
ayarlanmalıdır. El, ayak, kulak, göz gibi bütün çift
organlar aynı anda şekillenmeye başlamalı, gelişmeleri
aynı anda durmalı, bu gelişim durduğunda da aynı büyüklüğe
ulaşmış olmalıdırlar. Aynı şekilde, meydana gelen organların
simetrik olması da, hücrelerin eşit olarak, doğru bir
zamanlamayla hareket etmeleri sonucunda olur.
Organların eş zamanlı büyümelerinin ne denli büyük
ve hayati bir mucize olduğu, olayın tersi düşünüldüğünde
daha da iyi anlaşılır. Organların farklı hızlarda, birbirlerinden
bağımsız olarak büyüdüklerini düşünelim. Olacak felaketi
hayal edebilir misiniz? Örneğin beynin, kendisini çevreleyen
kafatasından çok daha hızlı büyüdüğünü düşünün. Hacmi
yeterince genişlememiş kafatası beyni sıkıştırıp onun
ezilmesine, dolayısıyla bebeğin kısa sürede ölümüne
yol açardı. Ya da beyin kafatasını parçalayıp gelişimini
sürdürecek, sonuçta hem beyni hem de kafatası hasar
görmüş bir hilkat garibesi dünyaya gelecekti. Veya deri,
vücut çatısına oranla daha yavaş gelişse, hızla gelişen
iskelet ve uzuvlar deriyi önce gerip bir süre sonra
da yırtarak büyümeye devam edeceklerdi. Sonuçta ortaya,
üzerinde onarılması imkansız deri parçaları bulunan,
yamalı ve iğrenç bir görünüme sahip bir ceset çıkardı.
Bu konuda, hücre zarıyla hücre organellerinin uyumlu
gelişiminden, iskeletle iç organlar arasındaki dengeli
büyümeye kadar pek çok örnek verebiliriz.
Unutulmamalıdır ki, tüm bu saydığımız felaketler, "tesadüfen"
oluşacak bir gelişimin doğal sonuçlarıdır. Bir başka
deyişle, eğer insan anne karnında "tesadüfen" gelişiyor
olsa, üstte sayılan ölümcül kazaların oluşmaması için
hiç bir neden yoktur. Bunların oluşmaması ve bizim dünyaya
düzgün bir insan olarak göz açmamızın tek nedeni, Allah
tarafından kontrol edilen bir yaratılışla yaratılmamızdır.
Kuran'da insanın yaratılışı ile ilgili şöyle buyrulur:
Allah, sizi annelerinizin karnından
hiç bir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz
diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl
Suresi, 78)
|
1- Kas sistemi: Vücudun
hareketini pozisyon almasını ve ısı dengesini
sağlar.2- İskelet Sistemi: Organlara koruma
ve destek sağlar. Kan hücrelerinin üretimi,
kalsiyum ve fosfat depolaması yapar. 3-
Sinir sistemi:İç ve Dış uyarıların değerlendirilmesi,
bu uyarılara verilecek tepkilerin kontrol
ve koordinasyonu. Organların çalışma koordinasyonunu
sağlar. 4- Hormon Sistemi: Vücut fonksiyonlarının
hormonel kontrolü. Sinir sistemiyle işbirliği
içinde çalışır. 5- Dolaşım Sistemi: Bir
çok maddenin hücrelere ulaştırılması ve
hürelerden atık maddelerin toplanması. pH
dengesi ve iç ısının sabit kalmasını sağlanması |
|
6-Lenf Sistemi: Hücre
sıvılarının kana geri dönüşünün sağlanması.
Bağışıklık sisteminde önemli bir rolü vardır.
7-Solunum Sistemi: Hücrelere oksijen sağlanması
ve karbondioksit artıklarının vücuttan atılması.
pH dengesinin saglanması. 8-Sindirim Sistemi:
Besinlerin sindirilmesi besin moleküllerinin
enerji temini için hazırlanması. 9-İdrar
Sistemi: Hücre artığı olan sıvıların boşaltılması
10-Üreme Sistemi: Erkek: Sperm üretimi ve
transferi / Kadın: Yumurta üretimi ve embriyo
gelişiminin sağlanması. |
|
Bir başka ayette ise insanın yaratılışı şöyle açıklanır:
Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra
ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan
sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında,
üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka)
yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz
olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur.
Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz? (Zümer Suresi, 6)
Anne karnındaki gelişme sürerken, üstte sözünü ettiklerimizden
daha da akıl almaz bir olay gerçekleşir: Bölünen hücreler
çoğalmaya devam ederlerken bazı hücreler kendilerini
öldürerek organların şekil kazanmasını sağlarlar. Örneğin,
el ya da ayak gelişimi sırasında bazı hücrelerin belli
bir kalıba göre ölmeleri parmakların ortaya çıkmasını
sağlar.
Hücre bölünmesi sayesinde
insan elinin gelişimi. Birbirlerinden bağımsız
şekilde bölünen hücreler büyük resimde kolaylıkla
görülebiliyor. |
Elbette bu noktada şu soruyla karşılaşırız: Bu ölen
hücreler, elin ve ayağın yapısını önceden biliyorlar
da, ilerde doğup hayatına başlayacak olan canlı bunları
kullansın diye kendi kendilerini öldürüp feda mı ediyorlar?
Ölen hücrelerin, ne uğurda öldüklerini bilmekle kalmayıp,
uğruna öldükleri organın yapısını, şeklini, hatta bu
organın çalışma mekanizmalarını da bilmeleri gerekmektedir.
Bir an için bütün bunları önceden çok iyi bildiklerini
varsayalım. Bu noktada da evrimin mantığını kökünden
çökerten bir durumla karşılaşırız. Evrim, her canlının
yaşam mücadelesi verdiği kabulüne dayalıdır. Oysa burada,
bazı hücreler, genel bir menfaat için kendilerini feda
etmektedirler. Acaba bilinç sahibi olmayan hücreler,
insanlarda bile zor rastlanan böyle bir fedakarlık hissine
nereden sahip olmuşlardır?
İşin doğrusu, herşey gibi insanın fiziksel özellikleri
de, Allah'ın iradesi ve emri ile meydana gelir. Az önce
bahsettiğimiz gibi, elinizi, daha siz bir cenin halindeyken
Allah'ın kendilerine ölmelerini emrettiği hücrelerin,
ölümleri sonucunda bir kalıp oluşturarak elin şeklini
meydana getirmelerine borçlusunuz. İnsanın yüz şekli,
onu kibirlendiren güzelliği, boyu ve kendine ait sandığı
diğer bütün özellikleri, "hücre" adını verdiğimiz minicik
canlılara Allah tarafından yaptırılan hareketler sonunda
meydana gelir.
Bir ayette, Allah'ın yaratışı şöyle
tarif edilir: "O Allah ki, yaratandır, kusursuzca var
edendir, 'şekil ve suret' verendir." (Haşr Suresi, 24)
Bu yaratış, o kadar kusursuzdur ki bir et yığınının
bir kaç milimetrelik bir örtüyle kaplanması sonucunda
en güzel varlık olan insan ortaya çıkar.
Bütün insanların burunları aşağı yukarı aynı boyuttadır.
Bu boyutların binlerce yıldır hemen hemen aynı kalmasının
nedeni burun şekillenirken hücrelerin bir aşamadan sonra
bölünmeyi durdurup organın belirli bir boyutta kalmasını
sağlamalarıdır. Böylece kimsenin burnu fil hortumu gibi
uzun olmadığı gibi, kimsenin yüzünde de gelişmesini
tamamlamamış yarım bir burun olmaz. Bütün organlar birbirleriyle
uyum içinde hep kendilerine emredildiği ölçüde büyürler.
Boyutları aynı olduğu halde herkesin yalnızca kendisine
has bir yüzü olması, başlı başına bir mucizedir. Herkesin
iki kulağı, iki gözü, iki kaşı, bir burnu ve bir ağzı
olduğu halde dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insan
birbirlerinden farklı yüzlere sahiptirler. Yani bu mükemmel
organizasyon herkeste farklı bir şekilde olur ve sayısız
bir çeşitlilik sağlanır.
Allah kimi zaman bu mükemmel sistemin ne kadar büyük
bir nimet olduğunu hatırlatmak için insana ibretler
de sergiler. Allah'ın bu planlamada yapacağı küçük bir
değişiklik sonucunda, ortaya büyük sakatlıklar, hatta
hilkat garibeleri ortaya çıkar. Yine, Allah'ın emri
ile, hücreler bölünmeyi durduramadıkları ve çoğalmaya
devam ettiklerinde ise kanser dediğimiz hastalık ortaya
çıkar. Bundaki hikmetlerden biri, insana, sahip olduğu
herşey için Allah'a şükretmesi gerektiğini hatırlatmaktır.
Eğer O'na şükretmezse, "seni topraktan,
sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün
bir adam kılanı inkar mı ettin?" (Kehf Suresi, 37) sorusuyla karşılaşacak ve ahirette inkarının cezasını
çekecektir.
KANSER
Gözünüzle hiç bir zaman göremeyeceğiniz, günlük hayatta
farkında bile olmadığınız zaten umrunuzda da olmayan
herhangi bir organınızdaki herhangi bir hücre... Bu
hücre diğer trilyonlarca arkadaşıyla uyum içinde yaşarken,
birden ne olduğu bilinmeyen bir hata olur da yapmaması
gereken bir şeyi yapmaya başlarsa ne olur? Bu küçük
canlı o güne kadar 24 saat görevini yaparken, birden
bire yanlış bir işe girişirse, dahası bölünmemesi gereken
bir anda bölünmeye başlarsa ve çevresine hiç aldırmaksızın
çoğalmaya devam ederse ne olur?
İşte, hiç farkında olmadığımız o küçük canlı, milyonlarca
insanın hayatına son veren kanser hücresi olur.
HASTALIKLI HÜCRELER
Kanser, en genel tanımıyla, hücre tarafından ortaya
konan ve sebebi henüz anlaşılamamış anormal bir davranıştır.
Bu anormal davranış, bedenin herhangi bir yerinde, herhangi
bir hücrede ve herhangi bir zamanda başlayabilir.
Kanser hücreleri, komşuları olan normal hücrelere göre
daha hızlı çoğalırlar. Daha önce incelediğimiz gibi
normal hücrelerin büyüme evreleri vardır ama bu sonraları
yetişkinliğe ulaşılınca durur. Kanser hücreleri ise,
besin kaynağı buldukları sürece, hiçbir zaman bölünmeyi
durdurmazlar.
Kanserli hücrelerin etraflarındaki hücrelerle her zamanki
ilişkilerinde bir değişiklik olur. Eskisinden daha bağımsız,
"egoist", hatta "kötü komşu" davranışı sergilerler.
Örneğin hücre yapışkanlığını yitirirler. Bu yapışkanlık,
gelişmenin en önemli faktörlerinden biridir; bölünen
hücreler yüzeylerindeki özel proteinler sayesinde komşularıyla
birbirlerine yapışma eğilimi gösterirler. Normal hücrelerin
bu temel niteliğinin kaybolması, habis büyümeye yani
kansere yol açan önemli bir unsurdur.
Yukarıdaki iki özelliğin birleşmesi; yani hücre bölünmesinin
artan hızı ile birlikte, hücre yapışkanlığının kaybolması
öldürücüdür. Bu, yeni ve uyumsuz, garip bir dokunun,
doğduğu noktadan hızla yayılarak büyümesi demektir.
Daha da kötü bir şey gerçekleşebilir; kanserli hücreler
"metastaz" yapabilirler, başka bir deyişle kan dolaşımıyla
bedenin başka yerlerine gidip, orada yeni kanserli koloniler
oluşturabilirler. Zamanla bu habis hücreler, içinde
doğdukları bedeni öldürürler.
Normal hücrelerde bölünme programını durduran sınırlamalar
ve yasaklar vardır. Hücre bölünmesinin yasaklanması,
hücreler belli bir boşluğu doldurduklarında veya önceden
belirlenmiş bir toplam kütleye eriştiklerinde ortaya
çıkar. Bu sınırların ne olduğu, nasıl çalıştığı, bölünmenin
başlangıç ve bitiş emirlerini neyin verdiği tıbben halen
bilinmemektedir. Bilinen tek şey, bu yasaklamaların
kalkmasının kanserin başladığı anlamına geldiğidir.
Kanserli hücreler besin buldukça, sınır tanımaz çoğalma
yeteneklerini sürdürürler. Besinlerinin kaynağını da
içinde yaşadıkları beden oluşturur. Vücutta 100 trilyon
hücreyi besleyen dolaşım sistemi, yani kan, kanserli
hücrelere de ihtiyaçları olan besini götürür. Kanserli
hücrelerin hızla çoğalmasıyla, mevcut damarlar, bu aç
gözlü yaratıkları beslemek için yetersiz kalırlar. Ama
kanser hücreleri bu engeli de aşarlar. Yakınlarındaki
damar hücrelerini yeni kan damarları üretmeye zorlarlar.
Kan damarları böylece kanser kütlesinin içine kadar
uzar ve kanser hücreleri yeniden bölünmeye başlarlar.
Kan damarları büyüyüp daha çok besin taşıdıkça, kanser
kütlesi de giderek büyür. Yapılan araştırmalar kanserli
hücrelerin, kan damarlarının büyümesine neden olan bir
sıvı salgıladıklarını göstermektedir. Bu salgının ne
olduğu, özellikleri ve hücreleri ne şekilde etkiledikleri
tıbben halen tam bir açıklığa kavuşmamıştır.
Bu, gerçekten de son derece ilginç bir durumdur. Kanserli
bir hücre yaşamını devam ettirmek için, modern teknolojiyle
sentezlenemeyen, hatta ne olduğu bile bir türlü çözülemeyen
bir maddeyi üretmektedir. Böylece damar hücrelerini
etkileyerek kendisine besin taşıyacak yeni damarlar
yaptırmaktadır. Bu noktada kaçınılmaz bir soru ile karşı
karşıya kalırız: Acaba kanserli hücre tüm bu bilgiye
nasıl sahip olmuştur?
Hiç haberimizin dahi olmadığı,
derimiz içerisindeki her hangi bir hücrenin, birgün,
bilinmeyen bir nedenle bölünmeye başlamasıyla
deri kanseri meydana gelir. |
Bu işi "kendi başına" yapabilmesi için; damar hücresinin
üreme mekanizmalarındaki bizim bilmediğimiz sırları
çözmüş olması, ve bu bilgiler doğrultusunda ürettiği
maddeyi salgılayarak damar hücrelerini harekete geçirmesi
ve kendisine hizmet ettirmesi gerekmektedir. Bu durumda,
kanser hücresini bizden çok daha üstün bir aklın sahibi
olarak görmemiz gerekecektir.
Unutmamamız gereken önemli bir nokta, vücuttaki kanseri
başlatan ilk hastalıklı hücrenin de aslında doğuştan
kanserli bir hücre olmayışıdır. Normal bir hücre iken,
birden ne olduğunu bilmediğimiz bir emir ile bozulmaya
uğrar ve bir kanser hücresi haline gelir. Peki sonradan
bir kanser hücresi haline geldiğine göre, damar hücrelerini
etkileyerek kanseri besleyecek yeni damarlar ürettiren
az önce sözünü ettiğimiz o "müthiş" sıvının formülünü
nereden öğrenmektedir?
Kuşkusuz Allah'ın bu şekilde kanseri yaratmasının ardında
büyük bir incelik ve önemli bir amaç vardır. Allah kanserle,
yarattığı sistemde en ufak bir değişiklik olduğunda
bunun nasıl acı sonuçlar vereceğini göstermekte, insanlara
Allah'a karşı olan zayıflıklarını hatırlatmaktadır.
Kim bilir belki bundan belli bir süre sonra tıp kanserin
çaresini bulacaktır. Fakat bu çare bulunduğunda Allah'ın
yarattığı sistemin ne kadar muhteşem olduğu bir kez
daha anlaşılacaktır. Eğer çözüme ulaşılırsa, yaratılmış
bir mekanizmanın detaylarına iyice girilmiş ve Allah'ın
yaratma sanatındaki incelik, kusursuzluk, üstün akıl
ve ilim bir kere daha gözler önüne serilmiş olacaktır.
KANSER VE MUTASYON
Bir hücrenin bu önüne geçilmez özellikleri kazanmasının
ne gibi bir nedeni olabilir? Bu henüz bilinmiyor. Dönüşümün
tetiğini neyin çektiği büyük bir soru. Ama bedende kanserin
başlama biçimi ile ilgili olarak elde edilen bazı bulgular,
akla mutasyonu, başka bir deyişle bir tek hücrenin DNA'sındaki
bir değişimi getiriyor.
Kanseri, mutasyon ile ilişkilendiren bu bulgular şöyledir;
1) Kanser, her zaman bir tek hücredeki ani bir değişmeyle
başlıyor.
2) Hücre bir defa hastalanınca, ondan üreyenlerin hepsi
hastalıklı oluyor. Yani, kötü özellik hücreden hücreye
geçiyor.
3) Kanserli hücreler, görünen o ki, kendilerinden üredikleri
normal hücrelere göre daha dayanıklı oluyor ve hayatta
kalmak için avantaj elde ediyorlar.
4) Kanser yapan maddelerin çoğu, örneğin kimyasal maddeler,
x-ışınları ve ultraviole ışınları, aynı zamanda mutasyona
da neden oluyorlar.
Dolayısıyla, kanserin en muhtemel nedeni, DNA'daki
bir değişme, yani mutasyon. Kuşkusuz bunun tersini de
söylemek mümkün; yani DNA'da değişiklik yaratan bir
mutasyon, insanın kanser olmasına neden oluyor.
Bu durum ise, Evrim teorisini bir kez daha çökerten
önemli bir delili oluşturuyor. Çünkü, hatırlanırsa,
evrimcilerin, canlıların nasıl tek bir kökenden gelip
de böylesine farklı olabildiklerini açıklamak için kullandıkları
en önemli açıklama mutasyondur. Mutasyonların canlılarda
"tesadüfi" değişiklikler yarattığını ve bu tesadüflerin
bazılarının "yararlı" olduğunu; böylece yararlı bir
özellik kazanmış yeni canlı türlerinin ortaya çıktığını
öne sürerler. Oysa, daha önce de değindiğimiz gibi,
evrimciler her ne kadar aksini iddia etseler de, "faydalı
mutasyon" diye bir kavram yoktur. Mutasyonların tamamına
yakını, kanser dediğimiz ölümcül hastalıklarla, Hiroşima,
Nagasaki, Çernobil'de yaşanan türde hasarlarla sonuçlanmaktadır.
Görüldüğü gibi evrimcilerin türlerin oluşumunu açıklamak
için başvurdukları son çare olan mutasyonlar, sadece
mevcut sistemi tahrip etmektedirler.
Mutasyonun bu zararlı özelliği sayesinde, DNA'da yazılan
milyonlarca şifrelik bilgideki ihtişam da bir kez daha
ortaya çıkar. Kusursuz bir incelikle yazılmış olan DNA'da
meydana gelecek bir değişim, canlının sonu olabilmektedir.
Bu tek bir değişmenin bile kansere yol açması, insanın
DNA'sının ve dolayısıyla bedeninin hiç bir parçasının
tesadüfen oluşmuş olamayacağını da bir kez daha açıkça
gösterir.
Kısacası sağlık, "tesadüfen" oluşamaz. Özel bir yaratılışın
sonucudur, Allah tarafından verilmiş bir nimettir. Bunun
karşılığında ise Allah'a şükretmek gerekir. Zira Allah,
dilediği zaman bu sağlığı kolaylıkla geri alabileceğini,
vücudun bilinmeyen bir noktasında ölümcül bir hastalık
yaratabileceğini bize her gün örnekleriyle göstermektedir.
İnsana düşen, kendisine sağlık
verip, onu "düzgün bir adam kılan" (Kehf Suresi, 37) Allah'a şükretmektir. Hastalandığında ise, hastalığın
da sağlığın da O'ndan olduğunu bilmeli ve Hz. İbrahim
gibi, "hastalandığım zaman bana
şifa veren O'dur" (Şuara Suresi, 80) diyerek
Allah'tan yardım dilemelidir.
13. Hoimar Von Dithfurth,
"Dinozorların Sessiz Gecesi", cilt 2, sf.126 |