HÜCREDEKİ ENERJİ
ÜRETİMİ
Enerji her alanda insan için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır.
Teknoloji, sanayi, ulaşım, haberleşme gibi birçok hayati
konuda kilit konumdadır. Bu kadar vazgeçilmez bir ihtiyaç
olan enerjinin bedeli de elbette yüksektir. Dev barajlar,
rafineriler, hatta nükleer santraller bu amaçla inşa
edilir. Ülke bütçelerinin büyük bir kısmı enerjiye ayrılır.
Yalnızca gündelik hayatta kullandığımız bir otomobilin
yakıt ihtiyacı için bile yüklü miktarlarda para harcarız.
Peki enerji temini bu kadar masraflı iken, sizi taşıyan,
düşünmenizden konuşmanıza, yürümenize kadar birçok işinizi
gören vücudunuz, hangi enerjiyi hangi kaynaktan sağlayıp,
nasıl üretip, ne şekilde kullanmaktadır?
HÜCRE VE ENERJİ
Hücre vücudun ihtiyacı olan enerjiyi üretmek için "mitokondri"
denilen yüzlerce küçük enerji santralinden yararlanır.(şekil 8.1)
Bu santrallerde, besinlerden elde edilen kimyasal enerjiler,
hücrenin kullanabileceği enerji paketlerine dönüştürülür.
Bu paketlere ATP adı verilir. Hücre içinde hayatı sağlayan
bütün olaylar, mitokondrilerde üretilen bu kullanıma
hazır enerji paketleri sayesinde gerçekleşir.
Peki bu enerjinin bedeli nedir?
Bir karşılaştırma için, otomobilinizde yakıt olarak
kullandığınız benzini ele alalım. Bu benzin önce yerin
derinliklerinden ham petrol olarak çıkartılır. Sonra
gemilerle petrol rafinerilerine taşınır. Bu rafinerilerde,
birçok karmaşık kimyasal işlemden sonra benzin haline
getirilir. Aracınızın motoru da, burada kullanılan benzin
de birbirlerine uyumlu bir şekilde üretilmiştir. Aracınız
başka herhangi bir yakıtla çalışamaz. Aynı şekilde trenleri
çalıştıran elektrik de büyük zahmetler ve masraflar
sonucunda barajlarda üretilir. Bu iş için dev hidroelektrik
santralleri kurulmuştur. Her iki örnekte de önemli bir
bilgi birikimi ve ileri bir teknoloji kullanılmaktadır.
HÜCRENİN ENERJİ SANTRALİ
Hücrede bu üstte saydıklarımızdan çok daha mükemmel
bir sistem vardır. Kullanılacak enerjinin ilk kaynağı
Güneş'tir. Bitkiler güneş ışınlarını kullanarak besin
yaparlar. Daha doğrusu, güneş ışığının enerjisini, ürettikleri
besinlerin içine depolarlar. Vücut da bu bitkilerden
ve bunlarla beslenen hayvanlardan aldığı besinleri çok
küçük parçalara ayırır. Enerjinin hammaddesi olan bu
küçük parçacıklar hücre tarafından yakalanır ve hücrenin
"enerji santrali" olan mitokondriye getirilir. Mitokondri
bu hammaddeleri en küçük moleküllerine kadar parçalayarak
içlerinde saklı bulunan enerjiyi ortaya çıkarır. Dahası,
bu enerjiyi hücrenin kullanabileceği bir yakıt cinsi
olan ATP'ye çevirir. Hücredeki bütün olaylar da bu yakıtın
sağladığı enerjiyle yürütülür. Buraya kadar saydıklarımız,
bütün olup bitenlerin çok kısa bir özetidir. Mitokondri
denilen bu santrallerdeki enerji üretimi esnasında son
derece karmaşık kimyasal olaylar meydana gelir. Bu kimyasal
mucizeler, milimetrenin 100'de biri kadar olan hücrenin
içinde, yani hayal gücünün alamayacağı küçüklükte bir
yerde meydana gelmektedir.
Hücrede enerjinin üretilmesinde başrolü oksijen oynar.
Enerji üretiminin hemen her basamağında birçok farklı
enzim, devreye girer. Bir basamakta görevini tamamlayan
enzimler, bir sonraki basamakta yerlerini başkalarına
devrederler. Böylece, onlarca ara işlem, bu işlemlerde
devreye giren yüzlerce farklı enzim ve sayısız kimyasal
reaksiyon sayesinde, besinlerde depolanan enerji hücrenin
işine yarayacak hale getirilir. (şekil 8.2-8.3-8.4)
Bu haliyle, hücrenin içindeki "enerji santrali"nin,
bir petrol rafinerisinden ya da bir hidroelektrik santralinden
daha kompleks olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durum, hücrenin diğer işlevleri gibi karşımıza son
derece olağanüstü bir tablo çıkarmaktadır. Çünkü bir
petrol rafinerisi, petrolün ne olduğunu bilen, ham petrolü
laboratuvar şartlarında analiz etmiş ve bu teknik bilgiler
ışığında hareket eden mühendisler tarafından inşa edilir.
Petrolün ne olduğunu bilmeyen insanların bir petrol
rafinerisi inşa edebileceklerini düşünmek ise elbette
gülünçtür. Böyle bir şey mümkün değildir.
Ancak bu imkansızlık, hücrenin içindeki enerji santrali,
yani mitokondri, tarafından aşılmıştır. Çünkü hücre
anne karnında oluşur, çoğalır ve sonra da insan bedenini
meydana getirir. Hücrenin enerji santrali olan mitokondiri,
yaşamında bir kez bile dış dünya ile muhatap olmaz,
tek bir bitki bile görmez. Buna karşın, bitkinin içindeki
enerjiyi nasıl açığa çıkaracağını bilir ve bu karmaşık
işi kusursuz bir biçimde yürütür.
Böyle bir sistemi mitokondri nereden öğrenmiştir?
İşin doğrusu, hiçbir hücre organeli biyolojik bir işlevi,
sözcüğün gerçek anlamında "öğrenme" fırsatına sahip
değildir. Çünkü hücrenin oluşumu sırasında, böyle bir
işlevi yerine getirecek özelliklere sahip olmayıp, sonraki
yaşam süreci içerisinde bunun üstesinden gelebilecek
beceriyi elde etmek gibi bir imkanı yoktur. Bu tip olaylarda
ön koşul bedende ilgili sistemin daha yaşamın başlangıcında
tamamlanmış olarak hazır bulunmasıdır. Aksi halde enerji
üretiminde başrol oynayan "oksijen" hücreyi o anda tahrip
eder. Şu halde hücrenin, oluştuğu anda, aynı zamanda
oksijene karşı kusursuz bir sistemle de donatılmış olması
lazımdır. Ancak bu sayede kendisini yok edebilecek olan
bu gazı alıp, onun sayesinde hayatının devamı için en
önemli gereksinimini, yani enerjiyi üretecektir.
Mitokondrinin amacı, enerjiyi oksijen kullanarak üretmektir.
Bunu da, üstte bahsettiğimiz gibi, birbiri ardına çalışan
bir enzimler sistemi olmadan başarması mümkün değildir.
Bu enzimler bir canlıda ya tümüyle vardır ya da yoktur.
Bir sonraki nesile kalıtım yoluyla, yani DNA'da depolanmış
bilgi yoluyla aktarılabilirler. Hiçbir canlı kendiliğinden,
böyle yapısal bir düzenlemeyi öğrenemez. Bu sistem o
kadar gelişmiş ve ayrıntılıdır ki, insan zekası bile
bugün bütün imkanlarını kullanarak böyle bir sistemi
kuramaz.
Nitekim mitokondrideki bu olağanüstü sistemin tek bir
anda var olmuş olması gerektiğini evrimci bilim adamları
da kabul etmek durumunda kalmışlardır. Bu konu ile ilgili
ünlü evrimcilerden Prof. Dr. Ali Demirsoy'un aşağıdaki
itirafı son derece açıklayıcıdır:
Sorunun en can alıcı noktası,
mitokondrilerin bu özelliği (yani oksijeni enerji elde
etme mekanizmasında kullanmak) nasıl kazandığıdır. Çünkü
tek bir bireyin dahi rastlantı sonucu bu özelliği kazanması
aklın alamayacağı kadar aşırı olasılıkların biraraya
toplanmasını gerektirir. Burada evrimsel bir sorunla
karşılaşıyoruz. Hücre gelecek yeni durumu bilerek uyum
mu yapmıştır? Yoksa koşullar oluşmadan, rastlantı sonucu
bu özellikleri taşıyan bir hücre başarılı bir uyum mu
yapmıştı?.. Solunumu sağlayan ve her kademede değişik
şekilde katalizör olarak ödev gören birtakım enzimler,
mekanizmanın özünü oluşturmaktadır. Bu enzim dizisini
bir hücre ya tam içerir ya da bazılarını içermesi anlamsızdır.
Çünkü enzimlerin bazılarının eksik olması herhangi bir
sonuca götürmez. Burada bilimsel düşünceye oldukça ters
gelmekle beraber, daha dogmatik bir açıklama ve spekülasyon
yapmamak için tüm solunum enzimlerinin hücre içerisinde
bir defada ve oksijenle temas etmeden önce, eksiksiz
bulunduğunu ister istemez kabul etmek zorundayız.14
Yukarıdaki alıntı, evrimci mantığın uğradığı hezimetin
örneklerinden biridir. Tüm bu gerçeklere rağmen evrimciler
ne kadar kabul etmek istemese de, bu durumun ancak tek
bir açıklaması vardır: mitokondri, hem bitkilerin yapısını
hem de insan bedenini en ince ayrıntısına kadar bilen
bir aklın Sahibi tarafından yaratılmıştır. Bir başka
deyişle, mitokondriyi yaratan güç, "ilim
bakımından herşeyi kuşatmış" (Enam Suresi, 80) olan
Allah'tır. Bir diğer ayette de aynı gerçek şöyle vurgulanır:
"Dikkatli olun; gerçekten O, herşeyi
sarıp-kuşatandır" (Fussilet Suresi, 54)
Mitokondrinin amacı, enerjiyi oksijen kullanarak üretmektir.
Bunu da, üstte bahsettiğimiz gibi, birbiri ardına çalışan
bir enzimler sistemi olmadan başarması mümkün değildir.
Bu enzimler bir canlıda ya tümüyle vardır ya da yoktur.
Bir sonraki nesile kalıtım yoluyla, yani DNA'da depolanmış
bilgi yoluyla aktarılabilirler. Hiçbir canlı kendiliğinden,
böyle yapısal bir düzenlemeyi öğrenemez. Bu sistem o
kadar gelişmiş ve ayrıntılıdır ki, insan zekası bile
bugün bütün imkanlarını kullanarak böyle bir sistemi
kuramaz.
|
|
A.vinelandi adlı bakteride glikoz
sonucunda oluşan pirüvikaside etkiyen pirüvat
dehidroganaz enziminin farklı durumlarını gösteren
çizimler |
14. Prof. Dr. Ali Demirsoy,
Kalıtım ve Evrim, Meteksan Yayıncılık, Ankara, 1995, 7. Baskı,
s. 94 |